2 Kasım 2012 Cuma

Organların İşleyişinde Genetik ve Çevre (Bilim 'Yaratılış' Diyor-25)







Organların İşleyişinde Genetik ve Çevre



(Bilim 'Yaratılış' Diyor-25)




Evrimciler, inançlarını sıkıntıya sokan ve izahında âciz kaldıkları; "Ortak atadan aktarıldığı düşünülen genetik bilgi nasıl oluyor da türden türe geçerken, bir taraftan bazı özelliklerini kaybederken, diğer taraftan yeni ve faydalı özellikler kazanıyor?" sorusuna karşı kendilerince bir cevap arama yoluna girmişlerdir. Bunun için kısmî bir çözüm olarak, hayvanlarda iz olarak kalan (kalıntı veya körelmiş) yapılar şeklinde nitelendirdikleri bir kavram üretmişlerdir. Evrimcilere göre bazı yapı ve organlar, geçmişte sergiledikleri faydalı bir fonksiyonu uzun bir müddetten beri yapmadıklarından çok zayıflamışlardır. Her canlının organlarının gelişmesine ait bilgi, genetik olarak kodlanmış olduğundan nesilden nesile yaratılmaya devam eder. Yaratılıştan orijinal genetik sisteme işlenmiş bir yapının üretilmeye devam edilmesi, budanmasından veya ortadan kaldırılmasından daha kolaydır. Mükemmel bir denge içinde yaratılmış canlı genomuna yapılacak tesadüfî bir müdahale ile herhangi bir organın işe yaramadığı için sistemden çıkarılması pek mümkün görülmediğinden, yapının üretilmeye devam edilmesi, bu organın zararlı olmadığını varsaymaktır. Bu durumda tabiî seleksiyon onu ortadan kaldırmak için doğrudan çalışmalıdır(!).

Hâlbuki biyolojik bilgilerimiz, evrimcilerin iz olarak kaldığını düşündükleri yapıların, bize zararlı olmadığını göstermektedir. Evrimcilere göre, bu yapılar ne zararlı, ne de faydalıdır; sadece boşu boşuna taşınan işe yaramaz yapılardır.

Bir yapının, bütün vazifelerini kaybetmesi mâ­nâ­sında gerçekten kalıntı olarak adlandırılması kolay karar verilecek bir durum değildir. Daha önceleri kalıntı olarak düşünülen pek çok organın, daha sonra bir fonksiyona sahip olduğu bulunmuştur. Meselâ, evrim kitaplarında sıklıkla, insanların kuyruk sokumu kemiklerinden, onların kuyruklu atalarından (maymunlardan) miras kalmış kalıntı bir yapı olarak bahsedilmektedir.

Kuyruk, omurganın alt kısmında çok sayıda omurdan yapılmış bir uzantı olup, yırtıcı hayvanların avlarını kovalarken vücutlarını dengelemede, ağaçta yaşayan bazı maymun türlerinde olduğu gibi beşinci bir kol olarak tutunmada kullanılır. İnsanlarda kuyruk yoktur. Fakat kuyruk sokumu kemiğinin körelmiş bir kalıntı olmakla hiçbir alâkası olmadığı gibi, doğumdan oturmaya ve rektumdaki dışkının atılmasına kadar birçok vazifesi hakkında çok sayıda yayın vardır (Bknz: Aslan Mayda, "İşe Yaramaz Zannedilen Kuyruk Sokumu", Sızıntı, Aralık 1997, Yıl: 19 Sayı: 227). Aynı şey, insan appendix'i için de geçerlidir. Başlangıçta kalıntı olduğu düşünülen appendix'in, şuan bağışıklık sisteminin fonksiyonel bir parçası olduğu bilinmektedir (Şekil-1).


Kalıntı olduğu varsayılan çok sayıda yapının daha yakından incelenmesi neticesinde, fonksiyon sahibi olduğu ortaya çıkmış olmasına rağmen, bazı organlar evrimcilerin çarpıtılmış yorumuna imkân vermektedir. Meselâ; semenderler ve balıkların ışıklı ortamda yaşayanları normal gözlere sahip olarak yaratıldıkları hâlde, ışığın hiç olmadığı karanlık mağaralarda yaşayan bazı semender ve balıkların "gözleri" sadece yuvarlak bir çıkıntı şeklindedir (Şekil-2). Fakat burada evrimcilerin aldandığı veya gözden kaçırdığı önemli bir husus, evrim mekanizmalarının hayvana yeni bir parça veya daha üstün bir özellik eklemediğidir. Netice olarak evrimleşerek kompleksliğin artması ve yeni fonksiyon ekleme durumu olmadığı için körelmiş organ iddiası, evrim teorisi için boşuna gayrettir.


Canlı ile çevre münasebetinde genetik yapı en önemli potansiyeldir. Çevre şartlarıyla genetik, sonsuz bir ilim ve kudretin tecellisiyle, karşılıklı olarak birbirine bağlı yaratılmıştır. Genlerin işleyişine, sıcaklık ve soğukluk, ışık ve karanlık, alınan gıdalar ve çevreye ait birçok faktör tesir eder. Fakat çevre şartlarına karşı bütün genler aynı derecede cevap vermez, bazı genler çok ileri derecede değişme potansiyeline sahipken, bazı genler çevreden hiç müteessir olmaz veya ona çok az cevap verir. Boyun uzaması, renklerin koyulaşması, kılların seyrek veya sık olması, kemik ve kasların zayıf veya kuvvetli olması gibi değişiklikler çevreye bağlı olarak kendini gösterir ve bu şartlar uzun nesiller boyu sürdüğü takdirde, bazı genlerin işleyişinde değişiklikler meydana getirerek, yeni ırkların ortaya çıkmasına sebep olur. Fakat parmak sayısının artması veya gözün ayırma gücünü yükselten, orijinalde bulunmayan yeni bir parçanın eklenmesi gibi bir durum asla görülmemiştir. Mükemmel olarak yaratılmış bir eserden, ihtiyaçlara göre ve mevcut sistemi bozmadan bazı kısımların küllî bir ilim ve irade ile çıkarılması, canlıların yaratılışında israf olmadığının göstergesidir. Şöyle düşünebiliriz; gözü olmayan bir canlı etraf aydınlık olduğu ve ışıkta beslendiği için kendi kendine, hiç yoktan bir göz geliştiremez; fakat gözlü olarak yaratılmış bir canlı karanlıkta yaşamaya alıştıysa zaman içinde kullanmayan gözlerin fonksiyonlarında kayıplar yaşayabilir. Ancak bu durum evrim değil, körelmeye doğru bozucu değişmedir. Işığın olmadığı bir ortamda göze ihtiyaç olmadığı için, Kudreti Sonsuz Yaratıcı'nın ilim ve kudretiyle azamî iktisat prensibi gözeterek mevcut yapıda eksilme ve gerilemeler yaratmasıdır. Fakat bozulma ve gerileme bile olsa, bu netice tesadüfî mutasyonlarla değil, yaratılıştan o canlıya verilen genlerinin potansiyeli ile sınırlı bir durum olarak ortaya konulmuştur. Genetik potansiyeli aşan çapta, türün kendi kendine, yaratılıştan sahip olmadığı yeni bir dokuyu veya organı kazanması gibi bir durum yoktur.

Çoğu memeli hayvan, ihtiyacı olan C vitaminini (askorbik asit) kendisi sentezleme kabiliyetine sahip olarak yaratıldığı hâlde, insanlarda ve Hint domuzlarında bu hususiyet yoktur (daha genel olarak maymunlar ve benzerleriyle, meyve yarasalarına da bu kabiliyet verilmemiştir). Kendi C vitaminlerini yapmaları için, memelilerin ihtiyaç duyduğu bir enzim, GULO (L-gulono-gamma-lactoneoxidaz) olarak adlandırılan bir gen tarafından kodlanır. Peki, insanlarda ve Hint domuzlarında bu gene ne olmuştur? Her ikisi de, GULO geninin fonksiyonel olmayan mutant kopyalarına sahiptir.1,2 Büyük bir ihtimalle hem Hint domuzları hem de insanlar başlangıçta C vitamini sentezlenmesinde vazifeli bu gene sahip olmuşlardır; ancak daha sonra muhtemelen, C vitamini açısından zengin gıda kaynaklarına sahip oldukları için, bu vitamini sentez kabiliyetlerini kaybetmişlerdi. Ancak böyle bir kayıp hem sebepsiz ve hikmetsiz değil, hem de evrim değildir.


Evrimcilik ideolojik bir hüviyete girdikten sonra, her türlü genetik ve moleküler biyolojik tespit, daima evrimci anlayışla yorumlanmaktadır. Bu sebepten, henüz vazifesini anlayamadıkları veya geri plânda kalmalarına rağmen düzenleme gibi vazifeleri olan genleri ideolojik bir gâye ile isimlendirmektedirler. Pseudogenler (yalancı genler), junk genler (hurda genler) gibi tabirler bu zihniyetin ürünüdür. Bu düşüncenin altında yatan asıl maksat, tabiatın sınırsız ve ölçüsüz güçlerinin genleri tesadüfen ortaya koyması, dolayısıyla bir Yaratıcı'ya ihtiyaç olmadığına gizli olarak îmâda bulunmaktır. Görünürde fonksiyonel proteinleri kodlamayan genleri hasarlı kabul edip, yalancı genler olarak isimlendirmelerinin sebebi, bu GULO genlerini eski atalarından kalıntı görmek istemelerindendir. Bu düşüncelerini;"Madem sınırsız ilmî olan bir Yaratıcı varsa neden fonksiyonel olmayan gen dizilerini bir organizma içerisine koymuştur? Neden şempanze gibi primatlardaki GULO pseudogenlerinde bulunan genetik arızalar (arıza olduğuna kim karar veriyor!) insandakiler ile yakından eşleşmektedir? Demek ki, insanlar, diğer primatlarla (maymunlarla) beraber ortak bir atadan maddî süreçler sonucunda oluşan modifikasyonlarla türemiştir ve bu yüzden geçmişteki atalarıyla hatalı genler bakımından bile ortaklıkları vardır." şeklinde ifade ederler.

2003 yılında Inai ve arkadaşları tarafından, insandaki ve Hint domuzundaki GULO pseudogenlerinin karşılaştırmasına dair yapılan bir çalışmada, iki türün arasında birçok "paylaşılan hatalar" olduğu iddia edilmiştir.3 Fakat ne hikmetse Hint domuzları ile insanlar evrimci sistematiğe göre memeliler içerisinde yakın akrabalar veya "kardeş" gruplar olarak görülmemekte, aksine filogenetik olarak da çok uzakta kabul edilmektedirler. Bu açıdan, Hint domuzundaki ile insandaki GULO pseudogenleri, iddia edildiği gibi aynı "paylaşılan hatalara" sahip olsalar bile, bu hatalı genleri aynı atadan kaynaklanmaktan dolayı almış olamazlar. Bu takdirde iki türün GULO genlerini kodlayan dizilerinde (exonlarda) var olan geni tesirsiz hâle getirecek bir yer değiştirmenin, iki türde de birbirine paralel meydana gelmesi gerekir. Akla yakınlaştıracak olursak bu durum, birbirinden habersiz İzmir'den İstanbul'a giden iki yolcunun yüzlerce yol ve alternatif içinden tesadüfen aynı yolu tercih etmelerini, aynı ağaçların altında oturmalarını, aynı yerlerde konak-lamalarını, aynı gıdaları yemelerini ve aynı yerlerde uyumalarını beklemek demektir.

Genlerdeki aynı şekilde ve paralel olarak ortaya çıktığı düşünülen yer değiştirmelerin, birbiri ile alâkasız memeli gruplarında (meselâ Hint domuzu ve insanlarda) aynı şekilde meydana geldiğini nasıl göstereceğiz? Şempanze gibi diğer primatlar ve insanlar tarafından "paylaşılan aynı gen hataları" olduğu iddia edilen genlerin, birbirinden bağımsız olarak ortaya çıkmış olup olmadıklarını nasıl bileceğiz? Bu zorluğu aşmak için evrimciler, GULO dizilimlerinde "sıcak noktalar veya problemli bölgeler" olabileceğini, diğer bir tabirle, GULO dizilimlerinin, değişime daha açık bölgeler ihtiva ettiğini öne sürmüşler, yaptıkları bir hesapla bu genlerin 1.84 x 10-12'de bir ihtimalle aynı yoldan geçtiklerini ve aynı süreçleri yaşadıklarını iddia etmişlerdir.3 Ancak bu durumda, paylaşılan hatalar ortak ataya değil, kodlama dizileri boyunca meydana gelebilecek birbirinden bağımsız değişme hâdisesinin artan ihtimaline işaret eder. Bu yüzden, evrimciler "paylaşılan hatalar" olarak isimlendirdikleri olguları gözlemlerken, aslında ortak bir menşeden gelmek mecburiyetinde olmayan, hayvan gruplarında meydana gelen değişmeleri incelemektedirler.

Bu "paylaşılan hata" iddialarında, hata olarak görünen şeyler gerçekten hata mıdır? Eğer öyleyse, paylaşılan hatalarla evrim arasında nasıl ve ne ölçüde münasebet kurulmaktadır? Paylaşılan hata iddiasının arkasındaki temel mantık şudur: aynı hatanın birbirinden bağımsız olarak iki veya daha fazla kereler meydana gelmesi ihtimal dışıdır; bu yüzden paylaşılan hata ortak bir sebepten (veya atadan) kaynaklanmış olmayı imâ etmektir.

Moleküler benzerlikten, ortak ata için ortaya atılan bir başka iddia benzer proteinleri benzer genlerin kodlamasıdır. Bu iddia, herhangi bir aminoasit için, onu kodlayan birden fazla kodonun (üçlü DNA dizisinin) bulunabilmesi gerçeğine dayanır. Herhangi bir protein ve yapısında bulunan bir aminoasit için çok sayıda farklı DNA dizilimi olabilir. Proteinleri bir cümlenin mânâsı, DNA'yı da bu mânâyı ortaya çıkaran kelimeler olarak kabul edebiliriz. Bir cümlenin mânâsı değişmeden kelimelerin yerleri değişebilir. "Arabanı bana ver." ile "Bana arabanı ver." cümleleri, kelime dizilişleri farklı olsa da, aynı mânâyı ifade etmektedir. Buradan, farklı organizmalardaki, benzer proteinler için de, o proteinleri kodlayan genlerin "kelime sıralanışlarının" benzer olma eğiliminde olduğu mânâsı çıkar. Meselâ, insanlar ve şempanzelerdeki sadece protein ürünleri değil, onları kodlayan çok sayıda gen de çok benzerdir.

Hayatın her yönüyle mucize olması, sebepler olarak iş gördürülen biyolojik unsurları reddetmemizi gerektirmez, aksine hayatın sırlarını araştırma adına sebeplere uymak inanan insanlar için ibadet bile sayılır. Ancak biyolojik sistemlerde hiçbir zaman kesin ve muhakkak yoktur, genel geçer prensipler yanında değişik seviyelerde istisnalar ve bu istisnaların da farklı hikmetleri vardır. Bu anlayış çerçevesinde baktığımızda, bazen kodlar aynı olduğu hâlde, aynı proteinlerin yanında tamamen farklı protein ve aminoasitler ortaya çıkabileceği gibi, bazen de farklı genetik şifreler olduğu hâlde aynı aminoasit dizilerinin ve (muhtemelen) aynı proteinlerin ortaya çıktığını görebiliriz. Genetik kodların aynı proteini kodlamak için çok sayıda yol kullanma özelliği, ezelî ve ebedî bir Yaratıcı'nın sonsuz ilmini gösterdiği gibi, birbirinden ayrı yaratılmış organizmaların da genomlarının bazı bölgelerinin niçin benzer kodlamalara sahip olduğu hususu da ortak atadan kaynaklanma yerine azamî tasarruf çerçevesinde Yaratıcı'nın küllî iradesini gösterir. Önemli olan, genlerin proteinleri kodlaması ise, aynı proteini netice veren herhangi bir kod, diğerleri kadar iyidir. Paylaşılan ortak hatalar olarak isimlendirilen genomdaki benzer dizilimler, onların ortak bir biyolojik atadan geldiklerinin kesin delili değildir. Aynı kodlamalar, farklı organizmalar yaratılırken, geniş ölçüde tekrar tekrar kullanılır; çünkü onların değiştirilmesi, israf olacaktır. Meselâ, eğer makine üretiminin yapıldığı bir fabrikada çok sayıda farklı eşyanın veya âletin motoru imâl ediliyorsa ve herhangi bir motor parçası çok sayıda farklı makinelerde kullanılıyorsa, o zaman bu farklı makinelerin kullanma kılavuzlarında o parça ile ilgili olan bilgilerin her birinin farklı kelimelerle yazılmasına gerek yoktur. Bunun yerine o parça ile ilgili bilgileri kesip, nerede ihtiyaç varsa oraya kopyalamak daha kolay ve mantıklıdır. Benzer bir mantık, aynı proteinlerin paylaşılan ortak kodları için de geçerlidir.

Benzer bir vaka "sessiz mutasyonlar" olarak zikredilen, DNA'nın değiştiği hâlde aminoasit sıralanmasının değişmediği, fakat proteinin katlanma biçiminin ve davranış şeklinin değiştiği durumlarda da görülür.4 DNA dört harfle (nükleotidle) yazılan bir kitap olup, yan yana gelen üç harfli heceler, belirli bir aminoasidi ifade eden (kodlayan) kelimeleri (kodonu) meydana getirir. Dört harfin üçer üçer yan yana gelmesiyle (43) altmış dört muhtemel kelime ortaya çıkabilir, bütün canlı sistemlerde yirmi adet aminoasit çeşidi olmasından dolayı, genetik kodlar (kelimeler), bazı aminoasitlerin birden fazla heceyle kodlanması mânâsında birbiri ile "çakışır". Bu yüzden, bir kelimedeki bir harfi değiştiren bir mutasyon, o kelime tarafından kodlanan aminoasidin çeşidini değiştirmiyor olabilir. Bu tür mutasyonlar, ortaya çıkan proteinin aminoasit sıralamasını değiştirmediği mânâsında "sessiz mutasyonlar" olarak adlandırılır.

Aynı aminoasit dizilimine sahip, ancak "sessiz mutasyonlar" sebebiyle farklı DNA dizilimleri ile kodlanan proteinler, farklı özellikler gösterebilir. Meselâ, proteinlerin hücreden ilâçları pompalama nispeti değiştirilerek belirli kanserlere karşı ilâç dirençliliği değiştirilebilmektedir.5 Bu tespitler, aynı aminoasit sıralanmasını kodlayan genlerin aynı proteinleri üreteceğini farz eden, "paylaşılan kodlama" iddiasını çürütmektedir. Demek ki, "kelimelerdeki" değişmeler (farklı DNA dizilimleri), aminoasit sıralanmalarını değiştirmeden bırakabilir; ancak bu durum, aminoasit sıralanmalarının "mânâsına" (neticede ortaya çıkan protein ürünlerine) ciddi şekilde tesir etmektedir. Henüz keşfedilmemiş daha başka fonksiyonları da olabilir. Ayrıca, bütün bu kalıntı organ iddiaları, filum seviyesinde tamamen farklı ve orijinal vücut plânlarının ortak bir atadan nasıl ortaya çıktığını da açıklayamadığı gibi, evrimin mekanizması hakkında da ciddi ve kabul edilebilir hiçbir şey söyleyemez.



Dipnotlar

1. Nishikimi, M., Kawai, T. and Yagi, K.(1992): Guinea Pigs Possess a Highly Mutated Gene for L-Gulono- Gamma-Lactone Oxidase, the Key Enzyme for L-Ascorbic Acid Biosynthesis Missing in this Species, Journal of Biological Chemistry 267: 21967-21972 .
2. Nishikimi, M.,Fukuyama,R., Minoshima, S., Shimizu, N. and Yagi, K.(1994): Cloning and Chromosomal Mapping of the Human Nonfunctional Gene for L-Gulono-Gamma-Lactone Oxidase, the Enzyme for L-Ascorbic Acid Biosynthesis Missing in Man, Journal of Biological Chemistry269: 13685-13688.
3. Inai, Y.,Ohta, Y. and Nishikimi, M.(2003):The Whole Structure of the Human Non-functional L-gulono-y- lactone Oxidase Gene -the Gene Responsible for Scurvy- and the Evolution of Repetitive Sequences Thereon, Journal of Nutritional Science and Vitaminology(Tokyo) 49: 315-319.
4. Pearson, H.(2006): Silent Mutations Speak Up: Overlooked Genetic Changes Could Impact on Disease, Nature (December 21: news item, published online at

http://www.nature.com/news/2006/061218/full/06121812.html

 (son erişim tarihi 11 Ocak 2007).
5. Kimchi-Sarfaty, C.,Mi Oh, J., Kim, In-W., Sauna, Z.E., Calcagno, A.M.,Ambudkar, S.V. and Michael M. Gottesman, M.M. (2006): A 'Silent' Polymorphism in the MDRl Gene Changes Substrate Specificity," Science (December 21, 2006): published online at

http://www.sciencemag.org/cgi/content/abstract/1135308
 (son erişim tarihi 11 Ocak 2007)


1 Ekim 2012 Pazartesi

Homolojiyle Çarpıtılan Embriyoloji (Bilim 'Yaratılış' Diyor-24)



Homolojiyle Çarpıtılan Embriyoloji (Bilim 'Yaratılış' Diyor-24)

Modifikasyonun ve evrimin sebebinin, tabiî seleksiyon ve tesadüfî mutasyon mekanizmaları olduğunu iddia eden Darwin'in, bu süreçlerin, vazifelerini kendi kendilerine nasıl yaptığını da izah etmesi gerekirdi. Bildiğimiz normal üreme sürecinde, benzerlikten her zaman benzerlik meydana gelir. Köpekten köpek, fareden fare, insandan insan doğar. Darwin'in tabiî seleksiyonu ve tesadüfî varyasyonları, benzerlik meydana getirmesi beklenen embriyonik gelişmeden, benzemezliğin ortaya çıkmasını sağlayabilir mi? Biraz daha açarsak, köpek olarak gelişmeye başlayan bir embriyo, gelişme sırasında farklılaşarak başka bir türe dönüşebilir mi? Darwin bu soruyu cevaplandırabilecek derecede embriyoloji bilmemekteydi.


Gelişme yollarındaki imkânsızlıklar
"Bilginin devamlılığı", homolojiyi açıklamada anahtar kavramdır.1 Bir embriyonun, gelişmesini yönlendiren bilgi, verasetle anne ve babasından aldığı genlerde gizlidir. Genom adını verdiğimiz bu bilginin mâhiyetini anlayıncaya kadar, her hücrenin içine kodlanmış bilginin nasıl değişeceğini anlayamayız. Embriyonun anatomik ve fizyolojik gelişmesine ait bilgi, her ân satır satır okunan bir kitap gibidir. Hücrelerin bölünmesindeki hassas zamanlama, hareketlerindeki plânlı göçler ve bölünmeyle çoğalan iki hücreden birinin asliyetini korurken, diğerinin yeni bir doku teşkiline yönlendirilmesi, sonsuz bir ilim ve kudretten başka hiçbir şeyle izah edilemez. Bu bilgi kısmen ve görünen zahirî sebep olarak embriyonun gelişmesine tesir eden genlerde kodlanmış olabilir. Ancak ne gelişme yollarındaki hassas plânların işleyişi, ne gelişme genetiğindeki bilginin mükemmelliği, mekanizma olarak görülen akılsız ve şuursuz tabiî seleksiyon ve tesadüfî varyasyonlarla anlaşılamadığı gibi homolojiye neyin sebep olduğu sorusunun cevabını da veremez.

Homolog yapıların (meselâ, atın ön bacağı ile insanın kolu, yarasanın kanadı ve fokun ön yüzgecinin) benzer gelişme yolların ürünleri olduğu teorisi, delillere uymamaktadır ve ne gariptir ki, biyologlar bunu yüzyıldan fazla bir zamandır bilmektedir. Amerikalı embriyolog Edmund B. Wilson 1894 yılında: "Yetişkinlerde, aynı gibi görülen ve homolog olduğu iddia edilen parçalar, lârvalarda veya embriyonik dönemlerinde, hem gelişme hem de pozisyon açısından geniş ölçüde farklılık göstermektedir." demiştir.2 İngiliz biyolog Gavin de Beer de Wilson'la aynı fikirdedir: "Homolog yapıların birbirine karşılık gelmesi, embriyodaki hücrelerin pozisyonlarına, yumurtanın parçalarına veya bu yapıların meydana gelirken geçirdikleri gelişme yollarındaki benzerliklere dayandırılamaz."3

Gelişme biyoloğu Pere Alberch, 1985 yılında; "homolog yapıların, belirgin bir şekilde farklı başlangıç durumlarından meydana gelmesinin, istisnadan çok bir kaide" olduğunu belirtmiştir.4 Son derece farklı gelişme yolları neticesinde neredeyse aynı yetişkin formlarına sahip iki denizkestanesi türü üzerinde çalışan Rudolf Raff, 1999 yılında aynı problemi yeniden dillendirmiştir: "Birbirine akraba iki organizmadaki homolog özellikler, benzer gelişme süreçleri ile ortaya çıkmalıdır; ancak bizim kabul ettiğimiz morfolojik ve filogenetik kriterlere göre homolog olduğunu düşündüğümüz özellikler, gelişme sırasında farklı yollardan ortaya çıkabilir."5

Homoloji ile embriyonik gelişme arasında bir münasebet kurulması birçok açıdan zordur. Meselâ; çoğu omurgalı bacağında, parmakların gelişmesi, arkadan öne, diğer bir ifadeyle kuyruktan başa doğrudur. Kuyruksuz kurbağalarda böyle olduğu hâlde, onlarla akraba olduğu iddia edilen semenderlerde parmakların gelişmesi, baştan kuyruğa doğru, yani ters yönde ilerler (Şekil-1). Farklılık o kadar çarpıcıdır ki, bazı biyologlar, semenderlerin evrim geçmişinin(!) kurbağalar da dâhil diğer bütün omurgalılardan farklı olmak zorunda olduğunu iddia etmektedir.

Görüldüğü gibi homolog özellik olduğu iddia edilen, omurgalıların ayakları bile, çoğunlukla farklı embriyolojik süreçlerle üretilmektedir. Bilindiği gibi omurgalı bacaklarının iskelet yapısı, önce kıkırdak olarak meydana gelir, daha sonra kemiğe dönüşür. Eğer, omurgalıların bacaklarının gelişmesi, ortak bir atadan kaynaklansaydı, bütün omurgalı sınıflarının bacakları gelişirken önce kıkırdaktan bir otak ata modeline sahip olmalıydı. Ancak, durum böyle değildir. Amfibilerden memelilere kadar bütün omurgalı sınıflarında bacaklar gelişirken ilk başta sahip olunan kıkırdak model, ergin hâllerindeki kemik yapıyla aynıdır. Buna rağmen klâsik evrim ve karşılaştırmalı anatomi kitapları, hâlâ "geçmişte yaşamış, hayalî ortak ataya ait bacak kemikleri modeliyle" süslenmektedir. İngiliz zoologlar Richard Hinchliffe ile P. J. Griffiths'e göre, omurgalı bacaklarının, embriyonik bir ortak ata modelinden gelişeceği fikri, peşin hükümlerin delillerin üstünde tutulmasındandır.6

Gelişme genetiği de evrime çare olamıyor!

Benzerliklerin genel mânâdaki benzer gelişme yollarından kaynaklanmadığı anlaşılınca, evrimciler bir ümit kapısı olarak, "Belki de benzer gelişme genlerinden kaynaklanıyordur." diye genetiğe sarıldılar. Neo-Darvinizm teorisine göre, embriyolojik gelişmeyi yönlendiren ve homolojinin anahtarı olarak görülen bilgi, DNA dizilişinde veya genlerde bulunmaktadır. Teoriye göre, genler bir nesilden diğerine, embriyonun gelişmesine ait bilgileri taşımaktadır. Bu yüzden, evrimciler homolog özelliklerin ortak bir atadan verasetle gelmiş benzer genler tarafından programlandığını düşünmekteydiler. Gerçekten de farklı organizmalardaki homolog yapıların benzer genlerden ve homolog olmayan yapıların da farklı genlerden kaynaklandığı gösterilebilseydi, "bilginin devamlılığı" için delil olabilirdi. Demek ki kurbağadan kertenkeleye, onlardan kuşlara ve memelilere ortak bir bilgi -döküle saçıla ve bir kısmını yollarda bırakarak da olsa- devam etmiş denilebilirdi.












Ancak durumun böyle olmadığı, on yıllardan beri bilinmektedir. 1971'de, Gavin de Beer, aynı genler ile kontrol edilen karakterlerin homolog olmalarının gerekmediği gibi, homolog yapıların da aynı genlerle kontrol edilmelerinin gerekmediğini belirtmiştir.7 Homolog yapıların farklı genlerden ortaya çıkabileceğini göstermek için, meyve sineklerindeki göz gelişmesiyle ilgili bir deneyden bahsedilebilir. Meyve sineği embriyoları, vücut bölümlerinin düzgün bir şekilde gelişmesi için, özel bir gene ihtiyaç duyar. Ancak, çekirge ve eşekarısı gibi diğer böceklerde vücut bölümleri gelişirken, bu gen kullanılmaz. Bütün böceklerin vücut bölümlerinin homolog olduğu düşünüldüğünden bu durum, homolog özelliklerin aynı genlerle kontrol edilmesinin gerekli olmadığını göstermiştir. Aynı şekilde meyve sineklerinin cinsiyetinin belirlenmesi için gerekli olan başka bir gen de (Sex-lethal) diğer böceklerde yoktur.

Aksine homolog olmayan yapıların farklı genler tarafından kontrol edilmesinin gerekmediği durumlar da hem çok çarpıcı hem de çok yaygındır. Genetikçiler, meyve sineklerinin düzgün gelişmesi için gerekli birçok genin, farelerdeki, deniz kestanesindeki ve hattâ solucanlardaki genler ile benzer olduğunu bulmuşlardır. Aslında, gen transplantasyon deneyleri göstermiştir ki, farelerdeki (ve insanlardaki) gelişme genleri, fonksiyonel olarak, meyve sineklerindeki karşılıkları ile yer değiştirilebilir. Eğer genler yapıları kontrol ediyorsa ve fare ile sineklerin gelişme genleri bu kadar benzerse, niçin bir fare embriyosundan bir sinek veya bir sinek embriyosundan da bir fare gelişmemektedir? Açıktır ki, genlerin yanında bir başka şey gelişmeyi yönlendirmektedir.

Çok sayıda farklı hayvanda bulunan Distal-less isimli bir gelişme geninde meydana gelen bir mutasyon, meyve sineklerinde bacakların gövdeden uzak kısımlarının gelişmesini durdurmaktadır. Bu gen ile DNA dizilişi çok benzeyen bir başka gen, farelerde bulunmuştur. Aslında, Distal-less genine benzer genler, denizkestanelerinde (Echinodermata) ve kıllı deniz solucanlarında (Annelida) ve tamamen başka bir filuma ait kadifemsi solucanlarda (Onychophora) bulunmuştur (Şekil–2). Farklı şubelere ait bu hayvanların bacak uzantıları yapı bakımından homolog olmasa da, bu hayvanların hepsinde, Distal-less geni, kol ve bacak gibi uzantıların gelişmesine tesir etmektedir. Genlerdeki bu benzerliği 1977'de rapor eden biyologlar: "Bu benzerlikler bir muammadır; çünkü uzantılar son derece farklı anatomiye sahiptir."8 demişlerdir. Gerçekten omurgalı ile omurgasızların bacak anatomileri çok farklıdır; farede kemik iç iskeletin üzerinde kaslar bulunurken, böceklerde kitin dış iskeletin içinde kaslar bulunur. Solucanlar tamamen farklı bir deri-kas kılıfına sahiptir. Bu kadar farklı plândaki hayvanın bacak gelişmelerinin benzer bir gen vesilesiyle yürütülmesi, evrimin izah edemeyeceği çok şaşırtıcı bir durumdur.

Sadece bu genin değil, bacak gelişimde rol alan genlerin bütün çalışma ağının böceklerde ve omurgalılarda benzer olduğu bulunmuştur. Genlerin embriyonik gelişme sırasında giderek yayılan bir ağ gibi çalıştırılmaları karşısında araştırmacılar: "Böcek ve omurgalı bacakları gibi homolog olmayan yapıların kendisinden türeyeceği, herhangi bir yapının evrim açısından hiçbir devamlılığı görülmemektedir."9 yorumunu yapmışlardır. Bu durumda bacakların ve benzer diğer vücut kısımlarının gelişmesinde birer sebep olarak bulunan genetik bilginin devamlılığı gibi bir görüntüyü nasıl izah edeceğiz?

Evrimci biyologlar, son derece farklı hayvan filumlarındaki gelişmeyle ilgili genlerin çarpıcı benzerliğinin otak ataya işaret ettiği iddiasını sürdürmektedir. Ancak, bu ortak atanın genleri nereden ve nasıl gelmiştir? Ortak atadaki genler gelişigüzel tesadüfî hâdiselerle, eksilmeyle veya artmayla tamamen farklı özelliklere sahip hayvan şubelerine ait yeni türlere nasıl dönüşmüştür? Bütün bu sorular evrimciler için cevapsızdır ve bu durum, özellikle homolog yapıların nasıl ortaya çıktığı probleminin çözümsüz kalacağı mânâsına gelir. 1971 yılında, Gavin de Beer şunları yazmıştır: "Hangi mekanizma, aynı genler tarafından kontrol edilmemelerine rağmen homolog organların ve aynı 'yapı biçimlerinin' üretimini, netice verebilir? Ben bu soruyu 1938'de sordum ve şimdiye kadar cevapsız kaldı."7 Üzerinden yetmiş yıl geçmiş olmasına rağmen, evrimci biyologlar, de Beer'in sorusunu hâlâ cevaplamamışlardır.

Dipnotlar
1. Van Valen, L. M.(1982): Homology and Causes, Journal of Morphology 173 (1982): 305–312.
2. Wilson, E.B. (1895): The Embryological Criterion of Homology, 101–124, in Biological Lectures Delivered at the Marine Biological Laboratory of Wood's Hole in the Summer Session of 1894 (Boston: Ginn and Company), 107.
3. De Beer, G. (1958): Embryos and Ancestors, 3rd ed. Oxford: Clarendon Press, p. 152.
4. Alberch, P. (1985): Problems with the Interpretation of Developmental Sequences, Systematic Zoology 34: 46–58.
5. Raff, R. (1999): Larval Homologies and Radical Evolutionary Changes in Early Development. 110–121, in Homology, Novartis Symposium 222 (Chichester, UK: John Wiley & Sons), 111.
6. Hinchliffe, J.R. and Griffiths, P.J. (1983): The Prechondrogenic Patterns in Tetrapod Limb Development and Their Phylogenetic Significance, 99–121, in B. C. Goodwin, N. Holder, and C. C. Wylie (eds.), Development and Evolution Cambridge University Press, 118.
7. De Beer, G. (1971): Homology: An Unsolved Problem, Oxford University Press, London,
8. Gregory A. Wray and Ehab Abouheif, On homologous features not due to homologous genes, "When Is Homology Not Homology?" Current Opinionin Genetics & Development 8 (1998): 675–680.
9. Clifford J. Tabin, C.J., Sean B. Carroll, S.B. and Grace Panganiban, G.(1999): Out on a Limb: Parallels in Vertebrate and Invertebrate Limb Patterning and the Origin of Appendages, American Zoologist 3: 560–663.



Prof.Dr.Arif SARSILMAZ  


16 Eylül 2012 Pazar

Moleküler Filogeni Hikâyesi (Bilim Yaratılış Diyor-23)

Moleküler Filogeni Hikâyesi (Bilim 'Yaratılış' Diyor-23)




Filogeni, evrimci düşünce açısından dogmatik ve sırlı bir değer atfedilen önemli bir kavramdır. Diğer bir deyişle filogeni, bir grup organizmanın farz edilen hayalî ve peşin hükümlü evrim geçmişidir. Temel mantığı ise bir atadan veya kökten değişik canlı türlerine ait nesillerin dallanarak birbirini takip etmesidir. Son zamanlara kadar filogeniler, canlının anatomik ve fizyolojik özellikleri (meselâ, kemik yapıları veya aort yayları, kalb odacıklarının sayısı gibi) yorumlanarak meydana getirilirdi. Moleküler biyolojinin ortaya çıkışıyla birlikte, artık birçok filogenetik hüküm, "daha bilimsel olması için"(!) DNA ve protein karşılaştırmaları temel alınarak verilmektedir.



























Bakterilerden insana kadar, canlı organizmaların hepsi DNA, RNA ve proteinler dediğimiz ortak kimyevî malzemelerden yapılmıştır. Bir DNA molekülü; A, T, G ve C olarak kısaltılan ve nükleotid adını alan dört alt parçanın değişik şekillerde kombinasyonuyla yapılmış uzun bir zincirdir. Bir kitap olarak düşündüğümüz canlı organizmanın şifresini teşkil eden harfler olarak değerlendirebileceğimiz bu nükleotidlerin dizilişlerine göre, mesajcı RNA'nın dizilişi belirlenir. Bu mesajcı RNA'daki özel şifre ile organizmanın proteinlerini meydana getirecek olan aminoasitlerin sıralanması belirlenir. Üreme sırasında, DNA'yı teşkil eden harflerin dizilişi, bir DNA molekülünden diğerine kopyalanır. Bu kopyalama sırasında ortaya çıkabilen ve canlının kaderi açısından bir değeri olan moleküler kazalar veya mutasyonlar, bazen ana molekülden biraz farklı moleküller meydana gelmesine sebep olabilir. Bu yüzden organizmalar, kendi atalarınınkinden bir şekilde farklılaşmış DNA moleküllerine (ve dolayısı ile farklı protein moleküllerine) sahip olabilir.



Emile Zuckerkandl ve Linus Pauling 1962 yılında, organizmaların DNA dizilişlerini ve proteinleri karşılaştırarak, birbirleriyle ne kadar yakın akraba olabileceğini hususunda bir fikir çıkarabileceğimizi öne sürmüşlerdir.1 Canlılar arasında yaratılıştan sahip olunan bir hiyerarşi ve mükemmeliyet derecelenmesi vardır. Bir bakteri de, bir sinek de, çok sanatlıdırlar; hattâ bunlar bir mânâda küçük saatlerin yapımının daha zor olması gibi, akıl almayacak kadar hassas ve mu'cizevî organel ve organlara sahiptirler. Ancak bir kuşa veya memeli hayvana yahut insana nazaran sistemleri daha az komplekstir. Bütün canlılar aynı temel malzemelerden yapıldığı için DNA ve proteinlerin alt birimleri olan bu malzemelerin miktar ve yoğunluğunda da aynı paralelde farklılıklar olması çok normaldir (Şekil–1). Her bilgiyi ideolojileri doğrultusunda yorumlama alışkanlığı ile evrimciler, mutasyonların zaman içinde düzenli olarak biriktiğini kabul etmişler ve organizmalar arasındaki farklılığın, ortak atalarından itibaren kaç yıl içinde gerçekleşebileceğinin hesabına girişmişlerdir. Hâlbuki geçmişte hangi noktada, hangi mutasyonun ne kadar sıklıkla olduğunu gösteren bir bilgi ve delil olmadığı hâlde, evrimciler acaba bu yeni yoldan evrime ulaşabilir miyiz ümidiyle, DNA ve proteinleri "moleküler saat" olarak görmüşlerdir.


Moleküler filogeni üzerindeki ilk çalışmaların çoğu, proteinler üzerinde yapılmıştır; ancak proteinlerin dizilişini belirlemenin yavaş işleyen bir süreç olması ve DNA dizisinin belirlenmesi için daha hızlı tekniklerin geliştirilmesi sebebiyle proteinler yerine, onları kodlayan DNA veya RNA dizilimlerini kullanmak daha yaygınlaşmıştır. DNA dizilerindeki bilginin proteine dönüşmesi, hücre içerisinde moleküler bir makine olarak çalıştırılan ve ribozom olarak adlandırılan organele bağlıdır. Bu organelin yapısındaki RNA'ya ribozomal RNA, (rRNA) denir. 1980 yılında, rRNA'yı kodlayan DNA dizilerinden çok miktarda veri sağlanmıştır.


DNA ve RNA dizilişlerini karşılaştırmak, teoride kolaydır; ama pratikte karmaşık bir süreçtir. Gerçek bir DNA parçası binlerce altyapı ihtiva ettiği için, bir karşılaştırma başlatmak için, bu altyapıların hazırlanması kendi başına zor ve karışık bir iş olduğundan farklı gruplandırmalar çok farklı neticeler verebilir. İki DNA dizisini karşılaştırmaya nereden başlayıp nerede bitireceksiniz? Diziler birbiriyle tam olarak eşleşmediği zaman ne yapacaksınız? Bu tarz uyuşmazlıklar nasıl açıklanacaktır? Eşleştirmeler tamamen aynı bile olsa, bu niçin evrime dâir bağımsız bir delil olarak ele alınmalıdır? Eşleşmenin aynı olması, organizmaların aynı fonksiyonel ihtiyaçlarından dolayı olamaz mı?

Bununla beraber, moleküler karşılaştırmalardan elde edilen neticeler, canlıların tarihinde bazı önemli hâdiselere ışık tutmuştur. Meselâ, moleküler analizleri, fosil kayıtlarından anlaşıldığı üzere birdenbire ortaya çıkan Kambriyen Patlaması'nı çürütmek için kullanmışlar; ancak bu analizlerin neticeleri tutarsız olduğundan problemi çözmekte başarısız olmuştur.

Moleküler saat ne kadar doğrudur?









































Kambriyen'de âniden ortaya çıkan ve öncesinde evrimleştiklerine ait hiçbir iz bulunmayan fosiller, evrimcilerin en büyük sıkıntılarından biridir. Fosillerin gösterdiği gibi, hayvan filumları Kambriyen Dönemi'nde birden mi ortaya çıkmıştır, yoksa Darwin teorisinin iddia ettiği gibi, milyonlarca yıl önceki bir ortak atadan yavaşça değişerek mi meydana gelmiştir? Kambriyen fosillerinden DNA, RNA veya protein analizi yapmak imkânsızdır; ancak, moleküler biyologlar, bu molekülleri yaşayan türlerle karşılaştırabilme imkânına sahiptirler. Büyük hayvan filumları arasındaki diziliş farklılıklarının mutasyonlardan kaynaklandığını ve bu mutasyonların çeşitli organizmalarda zaman içerisinde aynı oranda biriktiğini farz eden evrimciler, filumların ne kadar önce aynı ortak ataya sahip olduklarını tahmin etmek üzere, dizilimlerdeki farklılıkları, "moleküler saat" olarak kullanmaktadırlar.



Fakat bu metotla elde edilen tarihler birbirinden epey farklıdır. Bruce Runnegar, ilk tahmin olarak 1982 yılında hayvan filumlarının ilk farklılaşmasının 900–1000 milyon yıl önce olabileceğini söylemiştir.2 Russell Doolittle ve çalışma arkadaşları ise 1996 yılında bu tarihin 670 milyon yıl olduğunu ileri sürmüş,3 Gregory Wray ve arkadaşları ise 1200 milyon yıl olduğunu iddia etmişlerdir.4 Neredeyse yarı yarıya bir fark karşısında nasıl karar vereceksiniz? 670 milyon yıl, fosil kayıtları ile nispeten daha uyumludur. Rakamlar bu kadarla kalmamış, 1997 yılında Richard Fortey ve çalışma arkadaşları daha eski bir tarihi belirlerken,5 1998 yılında Francisco Ayala ve arkadaşları daha yakın bir tarihten bahsetmektedirler.6 Ancak bu iki tarih arasında da 530 milyon yıllık bir fark vardır.


Amerikalı genetikçi Kenneth Halanych'e göre: "Tahminlerdeki uyuşmazlık, bu tarz eski olayların tarihinin belirlenmesindeki güvensizliği göstermektedir."7 Paleontolog James Valentine, David Jablonski ve Douglas Erwin'e göre; "kullanılan teknik ya da moleküle bağlı olarak", tahminlerin yüzlerce milyon yıllık farklılıklar göstermesinden dolayı, "en azından filumların ayrılması hususunda, moleküler saatin doğruluğu hâlâ problemlidir." Valentine ve arkadaşları, Kambriyen Patlaması hakkında; "fosil kayıtlarının birinci ve esas delil olma özelliğini sürdürdüğünü ve moleküler verilerin bu gerçeğin üstünü örtemediğini"8 düşünmektedirler. Moleküler analizler Kambriyen Patlaması'nın zamanını çözmeye yetmediği gibi, o dönemde yaratılan hayvan filumlarının akrabalıklarını çözme açısından da başarısız olmuştur.

Anatomik karakterlerine bakarak yapılan bir evrimci sistematikte, omurgalılar eklembacaklılara, nematodlardan (yuvarlak solucanlar) daha yakın bir akrabalık içinde gösterilir. Ancak, 1977 yılında, Anne Marie ve çalışma arkadaşları, hayvanların yakınlık ilişkilerinde, rRNA'larını karşılaştırmayı temel alarak köklü bir değişiklik öne sürmüştür. Buna göre, insanlar, söylendiği gibi böceklere yuvarlak solucanlardan daha yakın değildir.9

Daha sonra anlaşıldığına göre, hangi rRNA'nın analiz edildiğine ve hattâ hangi lâboratuvarın bu analizi yaptığına bağlı olarak(!), hayvan filumlarının moleküler filogenileri farklılık göstermektedir. Evrimci olmasına ve moleküler filogeniden çok ümitli olmasına rağmen biyolog Michael Lynch şöyle itirafta bulunmaktadır: "Büyük hayvan filumlarının filogenik münasebetlerinin açıklığa kavuşması, farklı genler üzerindeki analizler ve hatta aynı genler üzerindeki farklı analizlerin, farklı filogenik ağaçlar ortaya koyması yüzünden, içinden çıkılması zor bir problem hâlini almıştır"10


Çok sayıda bilim adamının devam eden gayretlerine rağmen, büyük hayvan gruplarının moleküler filogenileri arasındaki çelişkiler artarak devam etmektedir. 2002 yılında, Pensilvanya Eyalet Üniversitesi biyologlarından Jaime E. Blair, arkadaşlarıyla birlikte 100'den fazla protein sıralanmasını karşılaştırmış ve şu neticeye varmıştır: "Nematodlar ile eklembacaklıların gruplandırılması, 18s rRNA'lık tek bir genin, analiz edilmesinden kaynaklanan sun'î bir durumdur. Sadece bir veya birkaç genin analizinden çıkan değişmelere dikkat edilmesi gerektiğini gösterir... Bizim sonuçlarımız göstermektedir ki, böcekler (eklembacaklılar), genetik olarak insanlara (omurgalılara), nematodlardan daha fazla yakındır."11








































Millî Biyoteknolojik Bilgi Merkezi araştırmacılarından Yuri I. Wolf ve çalışma arkadaşları, 2004 yılında üç farklı filogenetik metot kullanarak 500'ün üzerinde proteini incelemişler ve sineklerle omurgalıları bir araya getirirken, nematodları dışarıda bırakmışlardır.12 Bunu takip eden yıllarda, Fransız biyolog Herve Philippe ve çalışma arkadaşları da, 12 hayvan filumuna dâhil 35 türü ve 146 geni analiz ettiklerinde, tam aksine eklembacaklılar ile nematodları akraba yapıp, omurgalıları dışarıda bırakmıştır.13


Tartışma devam etmektedir ve nerede biteceği ve hattâ bitip bitmeyeceği meçhuldür. Edinburg Üniversitesi'nden evrimci biyologlar Martin Jones ve Mark Blaxter: "Ders kitapları her şeyi çok kesinmiş gibi yazsa da, 150 yıldan beri delil adına toplanmış birçok veri olsa da, hayvanların büyük grupları (filumları) arasındaki nasıl bir münasebet olduğu tartışmalı bir konu olarak kalmıştır."14 der. Biyolog Antonis Rokas ve çalışma arkadaşları 2005 yılında, on yedi hayvan grubundan elli geni analiz etmek için iki farklı metot kullanmışlar ve "farklı filogenetik analizlerin her birinden çelişkili yorumlara ulaşabileceğini'' belirterek, filumlar arasındaki akrabalık münasebetinin "çözülmeden kaldığı" neticesine varmışlardır.15


Moleküler analizler, hem Kambriyen Patlaması'nın tarihinin belirlenmesinde hem de patlamada yaratılan filumların yakınlık münasebetlerini bulmakta başarısız olmuştur. Bu durumda bütün biyologlar, canlıların ortak atasını bulmak için molekülleri kullanırlarsa aslında, moleküler metotların başarısızlığı daha da vurgulanmış olur.



Evrimcilerin büyük ümitlerle bekledikleri "evrensel ortak atayı" belirlemek ve her şeyi içine alan hayat ağacını inşa etmek için 1980'li yıllarda 18s rRNA'nın kullanımına öncülük eden Illinois (Urbana) Üniversitesi mikrobiyologu Carl R. Woese'dir. Ancak, 1990'ların sonlarına doğru, ciddi problemler ortaya çıkmıştır. Kaliforniya (Los Angeles) Üniversitesi'ndeki araştırmacıların ifadesiyle: "Bilim adamları, farklı organizmalardan çok çeşitli genleri analiz etmeye başladıkça, bu genler temel alınarak inşa edilen akrabalık münasebetlerinin, rRNA analizinden elde dilen evrimci hayat ağacından farklılıklar gösterdiğini bulmuşlardır."16 Philippe ve Forterre de benzer bir ifadeyle şunları söylemektedir: "Daha çok dizi kullanıldıkça, çoğu protein filogenetiklerinin, rRNA ağacında olduğu gibi birbirleriyle de çeliştikleri ortaya çıkacaktır."17

Woese'nin bu konudaki tespiti ve neticede geldiği nokta şu ifadelerle anlatılmaktadır: "Şimdiye kadar üretilen çok sayıda proteine bağlı mukayeseli çalışmalardan, uyumlu hiçbir filogenetik organizasyon çıkmamıştır. İlkel organizmalar genlerinin ve proteinlerinin çoğunu, modifikasyonla Darwinci bir menşe'den değil, doğrudan bütün organizmaların ortak malzemesinin kompleks moleküller hâlinde bulunduğu bir tür çorbadan almışlardır."18

Dalhousie Üniversitesi'nden evrimci biyolog W. Ford Doolitte, moleküler filogeninin belki de asla canlılara ait "doğru ağacı" bulamayacağı mânâsına geldiğini belirtmiş ve bunun sebebinin de, moleküler filogeni araştırmalarında yanlış metotlar veya yanlış genler kullanılması değil, "canlıların tarihçesinin gerçek mânâda bir ağaçla temsil edilemeyeceği" olduğu neticesine varmıştır. Doolitte, ayrıca "Belki de, moleküler verilerin Darwin tarafından öne sürülen kalıba sokulmaya zorlanmasından vazgeçilmesi daha kolay ve uzun vadede daha faydalı olacaktır.''19 dedikten sonra bir ağaç yerine "ağ benzeri bir yapı teklif" etmiştir.20 Daha sonra bu fikri geliştirerek hayat ağacını ağ benzeri "hayat sentezi" ile yer değiştirmeyi teklif etmişlerdir.21



İngiliz biyologlar Colin Patterson, David Williams ve Christopher Humphries, 1993 yılında, "Moleküler filogeniler arasındaki uyum, morfolojideki uyum kadar, tespiti zor bir şeydir." diye yazmışlardır.22 Şimdiye kadar gördüğümüz kadarıyla, aynı organizmadaki farklı genlerin karşılaştırılması farklı filogenilere sebep olmaktadır. Aynı organizmadaki aynı genlere ait ancak farklı lâboratuvarlarda yapılan karşılaştırmalar da farklı filogenileri netice vermektedir. Bu yüzden, moleküler filogeniler bir biri ile çeliştiği zaman, onların arasından birini seçmenin tek yolu, ortak ataya dâir bağımsız bir bilgiye sahip olmaktır; fakat böyle bir şey mümkün değildir.

Aslında bütün canlıların ağ benzeri yatay bir organizasyonla birlikte dikey olarak da bir hiyerarşi göstermesi Yaratıcı'nın isimlerinin sonsuz kombinasyonlarda ve girift tecelli etmesini daha kolay kılmaktadır.

Bir kütüphanedeki milyonlarca kitabın her biri ayrı ayrı gâyeler için yazılmış olmasına ve farklı mânâlar ifade etmesine rağmen, 29 harfle yazılmıştır. Bütün kitaplarda ortak harfler gibi birçok ortak kelime de bulunur; hattâ ortak tâbirler ve cümleler de bulunabilir. Ancak hiç kimse bu kitapların ortak bir kitaptan, kendi kendine türediğini söyleyemez. Her kitap bir müellif tarafından bir ilim ve irade ile yazılmıştır. Dolayısıyla aynı dünya şartlarında aynı elementlerle ve kimyevî terkipler kullanılarak yazılmış birer kitap gibi olan her bir canlının, sonsuz bir ilim ve kudret sahibi Yaratıcı tarafından yaratılması dışında bir yol yoktur. Moleküler benzerlikler sadece Yaratıcı'nın birliğinin, benzer mekanizmalarda benzer şifreler kullandığının bir delili olabilir.



Dipnotlar1- Zuckerkandl, E. and Linus Pauling, L.(1962): Molecular Disease, Evolution, and Genetic Heterogeneity. 189-225, in M; Kasha and B. Pullman (eds,), Horizons in Biochemistry (New York: Academic Press, 1962), 200-201.

2- Rurinegar, B.(1982): A Molecular Clock Date for the Origin of the Animal Phyla. Lethaia 15 (1982): 199-205.

3-Doolittle, R.F., D.F., Tsang,S., Cho,G. and Little, E. (1996): Determining Divergence Times of the Major Kingdoms of Living Organisms with a Protein Clock. Science 271: 470-477.

4-Wray, G.A., Jeffrey S. Levinton, J.S. and Leo H. Shapiro, L.H. (1996): Molecular Evidence for Deep Precambrian Divergences among Metazoan Phyla," Science 274: 568-573.

5- Fortey, R.A., Briggs, D.E.G., and Wills, M.A.(1997): The Cambrian Evolutionary 'Explosion' Recalibrated," BioEssays 19: 429-434.

6-Ayala, F.J., Andrey Rzhetsky, A. (1998): Origin of the Metazoan Phyla: Molecular Clocks Confirm Paleontological Estimates. Proceedings of the National Academy of Sciences USA 95: 606-611.

7- Halanych, K.M.(1998): Considerations for Reconstructing Metazoan History: Signal, Resolution, and Hypothesis Testing. American Zoologist: 929-941.

See also Simon Conway Morris, S.C. (2000): Evolution: Bringing Molecules into the Fold. Cell 100: 1-11.

8- Valentine, J.W., David Jablonski, D. and Douglas H. Erwin, D.H.(1999): Fossils, Molecules and Embryos: New Perspectives on the Cambrian Explosion. Development 126: 851-859.

9-Aguinaldo, A.A., Turbeville, J.M., Linford, L.S., Rivera, M.C., Garey, J.R., Raff, R.A. and Lake, J.A.(1997): Evidence for a Clade of Nematodes, Arthropods and Other Molting Animals. Nature 387: 489-493.

10-Lynch, M.(1999): The Age and Relationships of the Major Animal Phyla. Evolution 53: 319-325.

11- Blair, J.E., Ikeo, K., Gojobori, T., and S. Blair Hedges, S.B.(2002): The Evolutionary Position of Nematodes. Biomed Central Evolutionary Biology 2:7.

12-Wolf, Y.I., Rogozin, I.B., and Koonin, E.V.(2004): Coelomata and Not Ecdysozoa: Evidence From Genome-Wide Phylogenetie Analysis. Genome Research 14: 29-36.

13-Philippe, H., Lartillot, N. and Brinkmann, H. (2005): Multigene Analysis of Bilaterian Animals Corroborate the Moriophyly of Ecdysozoa, Lophotrochozoa, and Protostomia. Molecular Biology and Evolution 22: 124:6-1253.

14-Jones, M. and Blaxter, M. (2005): Animal Roots and Shoots. Nature 434: 1076-1077.

15-Rokas, A., Krüger, D. and Sean B. Carroll, S.B. (2005): Animal Evolution and the Molecular Signature of Radiations Compressed in Time. Science 310: 1933-1938.

16-Lake, J.A., Jain, R. and Rivera, M.G. (1999): Mix and Match in the Tree of Life. Science 283: 2027-2028.

17-Hervé Philippe, H. and Patrick Forterre, P. (1999): The Rooting of the Universal Tree of Life Is Not Reliable. Journal of Molecular Evolution 49: 509-523.

18- Woese, C.(1998): The Universal Ancestor. Proceedings of the National Academy of Sciences USA 95: 6854-6859.

19-Ford Doolittle, W.F. (1999): Phylogenetie Classification and the Universal Tree. Science 284: 2124-2128.

20-Doolittle, W.F.(2000) : Uprooting the Tree of Life. Scientific American 282: 90-95.

21- Doolittle, W.F.(2005): If the Tree of Life Fell, Would We Recognize the Sound? 119-133 in Jan Sapp, ed., Microbial Phylogeny and Evolution: Concepts and Controversies (New York: Oxford University Press, 131.

22- Patterson, C., David M. Williams, D.M. and Christopher J. Humphries, C.J. (1993): Congruence Between Molecular and Morphological Phylogenies," Annual Review of Ecology and Systematics 24: 153–188. Ayrıca bak! Colin Patterson, (1988): Homology in classical and

Molecular Biology. Molecular Biology and Evolution 5: 603–625.





Sistematik Bir Problem Örneği: Pandalar (Bilim 'Yaratılış' Diyor-22)

Sistematik Bir Problem Örneği: Pandalar (Bilim 'Yaratılış' Diyor-22)







Evrimcilerin sistematiğe soktukları homoloji ve analoji kavramlarının sun'î ve peşin hükümlü bir ideolojik anlayışla değerlendirilmesi, tabiatta mevcut tek gerçek kategori "tür" kavramının tarifinde de sıkıntılara sebep olmuştur. Evrimcilerin inanç dünyasını sarsan ve içinden çıkılmaz bir duruma sebep olan önemli bir karışıklık, dev pandalar ve daha küçük olan kırmızı pandaların sistematiğinde ortaya çıkmıştır. Her iki panda da, Çin'in güney batısındaki bambu ormanlarının yerli hayvanlarıdır (Şekil–1). Bir yüzyıldan fazla süredir bu iki pandayı inceleyen bilim adamları, bu pandaların, ayıların ait olduğu familyaya mı, yoksa rakunlar ailesine mi ait olduğu konusunda müşterek bir hükme varamamış ve bir karar verememişlerdir. Bu hayvanları sınıflandırmaya yönelik 1869 yılındaki ilk ciddi teşebbüsten bu yana, bu sistematik problem üzerine kırktan fazla büyük çalışma yayımlanmıştır. İşin en hayret verici yanı ise, bu çalışmaların neredeyse yarısında pandaların ayılardan; diğer yarısında ise, rakunlardan olduğu neticesine varılmasıdır. Bu problemin çözülmesindeki başarısızlığı, bir bilim adamı, bir o tarafabir bu tarafa gitme mânâsında "taksonomik pin pon oyunu" olarak tarif etmiştir.




















Daha sonra 1964 yılında, Chicago'daki Tabiat Tarihi Müzesi'nde, Omurgalı Anatomisi Müdürü Dwight Davis, tartışılan bu konuda geniş ölçekli kabul gören ve çoğu biyoloğu tatmin eden bir yayın yapmıştır.1 Davis, dev pandaların rakunlarla alâkasının olmadığını ve ayılarla aynı aileden olduğunu, kırmızı pandaların da tam aksine ayılarla değil, rakunlarla aynı soydan oldukları neticesine varmıştır! Daha sonraki zamanlarda biyokimyaya ait biriken bilgiler, dev pandalar ile ayılar arasındaki benzerlik listesini daha da uzatmıştır.



Peki, o zaman, neden biyologlar uzun zaman iki pandanın yakın akrabalar olduğuna, aynı aileye dâhil olduklarına inanmışlardır? Bunun bir sebebi coğrafîdir. Eğer, kırmızı pandalar rakunlara, dev pandalar da ayılara dâhil ise, o zaman, kırmızı pandalar Amerika kıtası dışındaki tek rakun soyudur. Ancak tek kalmış bir rakun soyunun bulunacağı yer açısından Çin, akla en uzak yerdir ve çoğu biyolog için ihtimal dâhilinde değildir. Daha muhtemel olan şey ise, hem dev pandaların hem de kırmızı pandaların rakunlardan olmadığı yahut her ikisinin de rakun olduğudur.



Aynı coğrafik bölgede bulunmalarının yanı sıra, dev ve kırmızı pandalar davranış ve fizikî bakımdan çok sayıda ortak özelliğe sahiptir. Meselâ, her birinin ağız ve burun gibi üst çene bölgeleri benzerdir (Şekil–2). Her ikisinin de burunları kutup ayılarına göre daha kısadır ve çene kemikleri kafalarının arkasına doğru keskin bir şekilde genişlemektedir. Her iki panda da, iri küçük azı dişlerine ve bu özelliklerle koordineli çalışan gelişmiş çiğneme kaslarına sahiptir.























Bu benzerliklerin bazıları dışarıdan çok kolay görülen özellikler olmakla beraber, diğer bazı benzerlikler bu kadar bariz değildir. İki panda da, açıktan görülmeyen çok sayıda bazı özellikleriyle ayılardan farklılık gösterir. Meselâ, iki pandanın da mideleri, sindirim sistemleri ve karaciğerleri birbirine benzer; fakat ayılarınkinden önemli derecede farklılık gösterir. Evrimciler bu benzerliklerin sebebini, kısmen her iki pandanın da bambu ile beslenmesine bağlar. Ancak mesele bu kadar basit değildir. Genetik olarak, dev pandalar, ayılar ile daha çok anatomik ve fizyolojik benzerliğe sahip olmalarına rağmen, genetik olarak dev pandalar kırk iki kromozoma sahiptir ve otuz altı kromozomlu kırmızı pandalara daha yakındır, ayıların çoğu ise yetmiş dört kromozoma sahiptir.



Zoologlar arasında, dev pandalar, en çok "başparmakları" ile tanınır ki, bu başparmak, onlara diğer ayılarda olmayan bir el mahareti kazandırır. Bu yapı, aslında gerçek bir başparmak olmamasına ve diğer parmaklarla kısmen karşılaşmasına rağmen, bir parmak gibi çalışmaktadır (Şekil–3 ve Şekil–4). Aslında bu yapı, bir parmak kemiği olmayıp, radial sesamoid kemik olarak bilinen, bilek kemiklerinden birinin genişlemiş şeklidir. Bu kemik, pandanın bileğindeki diğer kemiklerle uyumlu çalışır. Pandanın pençesinin açma, kapama, dönme vurma ve benzeri bütün hareketlerinde, bu kemiklerden birçoğu çalıştırılır. Dev pandaların bambuları tutma ve soymadaki mahareti gerçekten dikkat çekicidir. Bu faaliyet, pandanın gününün büyük kısmını alır ve genişlemiş radial sesamoidler, pandaların beslenme faaliyetinin başarısında anahtar role sahiptir.





























Kırmızı pandaların başparmakları, dev pandalarınki kadar belirgin olmasa da, onlar da benzer yapıda genişlemiş radial sesamoid kemiklerine sahiptir. Her iki pandada sadece bu yapılar değil, bunların destekledikleri diğer yapılar da benzerdir. Meselâ, dışa çeken kaslardaki kirişlerin (tendonların) radial sesamoidlere bağlanma şekilleri ve bilek kemikleri arasındaki çalışma yeri, her iki pandada da aynıdır. Buna ek olarak, dev ve kırmızı pandalar, davranış özellikleri bakımından birçok benzerliğe sahiptir. Meselâ, diğer birçok ayı türünün tersine, her ikisi de kış uykusuna yatmaz.





















Her iki panda, öyle benzer özelliklere sahiptir ki, bunlara bir liste hâlinde bakınca her ikisinin de ortak bir atadan geldiğine dâir inandırıcı deliller varmış gibi görünür. Gerçekten de, zoologlar başlangıçta, bu detaylı benzerlikleri homoloji olarak düşünmüşler ve onları ortak ataya sahip olmalarının bir neticesi olarak yorumlamışlar ve bütün pandaları bir ailenin içinde sınıflandırmışlardır. Zoologlar arasında ağır basan, iki pandanın ayrı ailelere mensup olduğu, paylaştıkları ortak özelliklerin de homoloji değil, analoji olduğu görüşünü (convergensi) bir an için kabul edelim. O zaman bu faraziye, bu iki pandanın paylaştıkları özellikleri kendi atalarına ait ailelerden almadıkları ve panda başparmağı (genişlemiş radial sesamoid) gibi çok özel ve seçilmiş yapıların, gelişmelerinin en başından itibaren ayrı ayrı yollardan aynı neticeyi verecek şekilde iki kere evrimleştiği mânâsına gelir. Daha basitleştirirsek, birbirinden çok farklı iki soya ait iki tür, farklı yollarda aynı kaderi yaşamıştır. Bu ise akılların alamayacağı kadar muhal bir tesadüfü teklif etmek demektir. Bunun gibi üst üste gelen iki tesadüf (ki canlılar dünyasında bunun nice benzerleri vardır) şöyle bir problemi akla getirir: Demek ki, benzer özelliklere sahip olmak, evrim ve akrabalık açısından güvenilir bir bilgi değildir! Hayatta kalmaları için hayvanlara verilen bazı özellikler, sadece onların ait oldukları gruba veya aileye verilmeyebilir. Diğer bir tabirle, önemli olan hayatını sürdürmek için işe yarayan bir âlete sahip olmaksa, bu âlet soyları farklı olsa da, benzer şekilde beslenen ve davranan ailelerde ortak bir yapı olarak bulunabilir. Biz panda türlerinin ayılardan mı, yoksa rakunlardan mı evrimleştiği kavgasını yapma yerine, bu hayvanların yaratılışındaki hikmetleri, organlarındaki estetik uyum ve mükemmel sanatı tefekkür etsek daha faydalı olmaz mı?


Darwinizm'in homoloji aldanması


Darwin, "Türlerin Menşei" adlı kitabında, homolojiyi açıklamanın en iyi yolunun, modifikasyonlarla birbirinden türemesiyle olması gerektiğini iddia etmiştir: "Eğer, bütün memeliler, kuşlar ve sürüngenler için hâlen mevcut olan yapılarına uygun bacaklara sahip bir ilkel ata –veya arketip farz edersek o zaman, bir insanın elindeki, bir yarasanın kanadındaki, bir yunusun yüzgecindeki ve bir atın bacağındaki vs. benzer kemik yapılarının, yavaş ve küçük modifikasyonlarla birbirinden türediğiyle açıklanacaktır."2 Darwin, homolojiyi evrim için önemli bir delil olarak görmüş, "sayısız türlerin, cinslerin, ailelerin ve bu dünyayı dolduran insanların hepsinin, her birinin ortak anne babadan kendine ait sınıf veya grup içinde türediği" hususunu bir gerçek gibi kabul etmiştir.3



Ancak, bazı benzer yapılar, keseli ve plasentalı memeliler örneğinde gördüğümüz gibi ortak ata yoluyla elde edilmemektedir. Bunu, biraz önce pandaların başparmağı örneğinde de gördük, zoologlar artık dev panda ile kırmızı pandanın başparmaklarının birbirleri ile ortak ata bağlamında münasebet içinde olduğunu düşünmemektedir. Benzer şekilde, bir ahtapot gözü ile bir insan gözü dikkat çekici şekilde birbirlerine benzemektedir; ancak zoologlar insanların ve ahtapotların atalarının böyle ortak bir göz yapısına sahip olduğunu düşünmemektedir. Tabiî ki bu durumda Darwinistlere tek çıkar yol olarak, bu tarz benzerliklerin "yakınlaşan evrim"in bir neticesi olduğuna inanmak, yani farklı yollardan aynı tesadüfî neticenin ortaya çıktığı gibi bir muhalin nasıl olacağını düşünmek kalmaktadır.



Sadece ortak bir atadan verasetle geçen yapıların, "homolojik" olarak adlandırılmasını garantiye almak için, Darwin'i takip edenler, homolojiyi, ortak atadan kaynaklanan benzerlik mânâsında yeniden tanımlamışlardır. NeoDarwinizm'in prensip mimarlarından biri olan Ernst Mayr'e göre: "1959'dan sonra biyolojik olarak bir mânâ ifade eden tek bir homoloji tanımı vardır: iki organizma, ortak atanın birbirine denk gelen özelliklerinden türediği zaman, bu iki organizmaya homoloji atfedilir."4



Homoloji yeniden tanımlandıktan sonra bile, birbirinden farklı organizmalarda son derece benzer homolog özelliklerin görülmesinin sebebini açıklayacak bir mekanizma olmadan, Darwinci açıklamalar hep eksik kalacaktır. NeoDarwinizm 193040'larda ortaya çıkmaya başladığında, bu problemi çözeceğini iddia etmişti. Onlara göre; "homolog özellikler ortak bir atadan verasetle geçen benzer genlerin bir sonucuydu." Ancak, biyologlar on yıllardan beri, homolog özelliklerin birbirine benzemeyen genlerden kaynaklanabileceğini ve tam aksine benzer genlerin, homolog olmayan özelliklerin temelini oluşturabileceklerini bilmektedirler. Bu yüzden, homolojileri üreten mekanizma bilinmez olarak kalmaya devam etmektedir.



Buna ilâveten, eğer homoloji ortak atadan kaynaklanan benzerlik olarak tanımlanırsa, o zaman, totolojik bir fasit daire şeklindeki bu sebepnetice münasebeti, ortak ata için delil olarak kullanılamaz. Darwin'in omurgalıların ortak atadan gelmesine delil olarak gösterdiği, omurgalıların ön bacaklarındaki benzer kemik yapıları örneğindeki gibi, ön bacakların homolog olup olmadığına karar vermek isteyen bir NeoDarwinist, ilk önce omurgalıların ortak bir atadan gelip gelmediğine karar vermelidir. Diğer bir tabirle, bacakların homolog olarak adlandırılmalarından önce, ortak ata için bir delil bulunması mecburidir. Ancak, tam bu noktada geri dönüp, homolog bacakların ortak ataya işaret ettiğini söylemek bir fasit daire meydana getirir ki, bu durumda ortak ata, homolojiyi, homoloji de ortak atayı belirlemektedir.



Birçok biyolog ve felsefeci, bu totolojinin ve fasit dairenin (kısır döngünün) farkına varmış ve bunu eleştirmektedir. 1945 yılında J. H. Woodger, homolojiye dayanan yeni evrim tanımının "attan önce, arabayı inşa etmek / işi tersinden yapmak" olduğunu yazmıştır.5 Alan Boyden: "Sanki bize yol gösteren benzerlikler olmadan ortak ataları bilebilirmişiz gibi!"6 diyerek, NeoDarwinci homolojinin "ilk olarak atayı bilmeyi, daha sonra da buna göre birbirine karşılık gelen organ veya parçaların homolog olduğuna karar verilmesini" gerektirdiğine dikkati çekmiştir. NeoDarwinci paleontolog George Gaylord Simpson, evrim akrabalığı mânâsını çıkarmak için homolojiyi ortak ata münasebeti olarak kullanmaya çalıştığında, bu totolojik düşünce (devridâimci düşünme) tarzından dolayı Robert Sokal ve Peter Sneath, tarafından eleştirilmiştir.7



Buna rağmen birçok NeoDarwinist, sebepnetice devridaimi suçlamasına aldırmadan, homolojiyi kullanmalarını savunmaya çalışır. Hâlbuki tanımın dayandığı mantık tam bir dogmatik totolojidir. Kendisi de bir evrimci olan David Hull'a göre, evrimci biyologlar, türlerin ilk çıkış kaynağı ile ilgili belirli bir faraziye ile işe başlarlar ve daha sonra benzerlikleri bu hipotezi netleştirmek için kullanırlar. Ancak, ne hikmetse işin ilginç yanı(!) bu metot, sadece ortak ata kavramını doğru sayarak çalışır. Eğer Darwin teorisinin başlangıçta doğru olup olmadığı sorusunu sorarsak, o zaman Hull'un başarılı gibi görünen tahmin yürütme metodu sadece bir başka "totolojik devridaim (kısır döngü)" olur.9



Biyoloji felsefecisi Ronald Brady, açık sözlü bir NeoDarwinizm eleştirmeni olarak şöyle bir gözlemde bulunmuştur: "Açıklanması gereken şartları tarif ederken bunların içerisine, kendi (ideolojik) açıklamalarımızı koyarak, ilmî hipotezler değil, inançlarımızı ifade etmiş oluruz. Açıklamalarımızın doğru olduğuna o kadar inanmışız ki, artık onları açıklamaya çalıştığımız durumdan ayırma adına herhangi bir ihtiyaç görmemekteyiz. Bu tarz dogmatik hevesler, eninde sonunda bilim alanını terk etmek zorunda kalacaktır."10



Bu açıdan bakıldığında bir evrimci, homolojiyi ortak ata inancıyla kabul edebilir; fakat buradan evrime bir delil çıkaramaz. Nitekim buna inanan David Wake: "Ortak ata, homolojinin olmasıdır" demiştir; ona göre "Homoloji, evrimin olması tahmin edilen ve beklenen bir neticesidir, fakat homoloji evrimin delili değildir."11



Homoloji, yapı bakımından ortak bir plâna göre yaratılmayı tarif etmek için kullanılabilir; ama bu kavramın "ortak bir atadan" gelme mânâsında kullanılmasının hiçbir ilmî geçerliliği olmayacaktır.


Fosiller homolojiyi gösterebilir mi?


Bazı zoologlar, homolojinin izlerini belirlemenin en iyi yolunun, iki veya daha fazla organizmadaki benzerliklerin izinin, kesintiye uğramamış fosil organizmalar ile bu organizmaların muhtemel ortak atalarına kadar sürülmesi olduğunu iddia ederler. Ancak, maalesef, fosilleri karşılaştırmak, canlı numuneleri karşılaştırmaktan daha kolay değildir. 1963 yılında, Sokal ve Sneath'in de işaret ettiği gibi, "Fosil delilleri elimizde olsa bile, bu delillerin öncelikle, benzer özelliklerin karşılaştırılması ile yorumlanması gerekir." "Fosillerin arasındaki ortak atadan kaynaklanan homolojiyi temel alarak yorumlamaya dair herhangi bir deneme, içinden çıkmanın mümkün olmadığı bir kısır döngü meydana getirir."7



Aslında, fosil kayıtlarından homoloji münasebeti yorumlamasını yapmak, canlı numunelerden daha zordur; çünkü fosil kayıtları parça parçadır ve fosillerde gerekli olan bütün özellikler korunmaz, yani fosiller normal olarak canlı organizmalardan daha az özelliğe sahiptir.


Kaynaklar
1. Davis, D. D.(1964): The Giant Panda: A Morphological Study of Evolutionary Mechanisms Chicago: Field Museum of Natural History.

2. Darwin, C. (1872): On the Origin of Species, 6th ed. London: John Murray, 383420.


3. Aynı eser: s. 403.

4. Mayr, E. (1932): The Growth of Biological Thought (Cambridge, Mass.: Harvard University Press, 1932), 232, 465.

5. Woodger, J.H. (1945): On Biological Transformations, in W. E. Le Gros Clark and P. B. Medawar (eds.), Essays on Growth and Form Presented to D'Arcy Wentworth Thompson. Oxford, Clarendon Press, p. 109.

6. Boyden, A. (1947): Homology and Analogy. American Midland Naturalist 37: 648669.

7. Sokal, R. R. and Sneath, P. H. A.(1963): Principles of Numerical Taxonomy. San Francisco: Freeman, 21. 5657.

8. Hull, D. L. (1967): Certainty and Circularity in Evolutionary Taxonomy. Evolution 21: 174189.

9. Colless, D. H. (1967): The Phylogerietic Fallacy. Systematic Zoology 16: 289295.

10.Brady, R. H.(1985): On the Independence of Systematica. Cladistics 1: 113126.

11. Wake, D.B.(1999): Homoplasy, Homology and the Problem of 'Sameness' in Biology. Homology, Novartis Symposium 222. Chichester, UK: Wiley 45: 27.




Benzerlikleri Yorumlama (Bilim 'Yaratılış' Diyor-21)

Benzerlikleri Yorumlama (Bilim 'Yaratılış' Diyor-21)






Biyologlar Aristo zamanından beri, farklı organizmaların, farklılıkları yanında bazı benzer yönlerinin de olduğunu müşahede etmekteydi. Canlıların benzerliklerine ve farklılıklarına bakarak yapılan sınıflandırma çalışmaları ile taksonomi bilimi ortaya konulmuştur. Taksonomistler, canlıları sınıflandırma yanında, yaptıkları yorumlarla bu farklılıklardaki düzen ve hiyerarşinin ne mânâya geldiğini de izaha çalışırlar.



Paylaşılan benzerlikler arttıkça, sahip olunan ortak özelliklerin derecesi artar, bu tip benzer hususiyetleri paylaşan organizmaları birbirine daha yakın sınıflandırırız. Bir köpek, bir tilkiden çok, kurda benzer; bunun neticesi olarak, köpekler ve kurtlar aynı cins içerisinde (Canis) sınıflandırılır; tilkiler ise farklı bir cins içinde kabul edilir. Ancak, bir köpek, bir tilkiye, bir kediye benzediğinden daha çok benzemektedir; bu yüzden, köpek ile tilki aynı aile (Canidae) içinde sınıflandırılırken, kediler de başka bir aile içinde (Felidae) sınıflandırılır. Ancak bir köpek, bir kediye, bir ata benzediğinden daha çok benzer; bu yüzden bunlar da aynı takıma (Carnivora) yerleştirilirken, at başka bir takıma dâhil edilir. Buna rağmen yine de bir köpek, bir ata, bir balığa benzediğinden daha çok benzer; bu yüzden ilk ikisi aynı sınıfa (Mammalia) yerleştirilir ve balık da başka bir sınıfa (Osteichthyes) kaydırılır. Fakat bir köpek, bir balığa, solucana benzediğinden daha çok benzer; bu yüzden köpekler ve balıklar aynı filuma (Chordata) alınırken, solucan tamamen başka bir filuma (Annelida) dâhil edilir. Ancak, bir köpekle bir solucan arasında, bir köpekle bir zeytin ağacı arasında bulunandan daha fazla ortak nokta vardır; bu yüzden köpekler ve solucanlar aynı âlemden kabul edilirken (Animalia), zeytin ağacı tamamen farklı bir âlemin (Plantae) türü olur.




Darwin için benzerlik, ortak atadan gelmenin bir neticesidir. O, benzerlikleri, "aile benzerliği, akrabalık ve birbirinden türeme" olarak yorumlar. Evrimcilere göre iki organizma benzerse onlar ortak bir atadan türemişlerdir ve benzerlik derecesi, organizmaların ortak bir ata ile ne kadar yakından alâkalı olduğunu gösterir. Meselâ, bütün memeliler ortak bir vücut plânı üzerine inşa edilmişlerdir (Şekil-1). Evrimciler bu durumu, memelilerin, başlangıçta bu vücut plânına sahip ortak bir atadan türediği mânâsına geldiği şeklinde yorumlar. Böylece, memeliler arasındaki farklılıklar, temel vücut plânının, tabiî seleksiyon baskısı altında, her türde nasıl adaptasyona uğradığını gösterdiği söylenir.


Yaşayan organizmalar olmadığı için, fosilleri ata-oğul münasebeti kurmak için kullanamayız. Yakın zamanda gömülmüş iki insan iskeletini bile mezarlarından çıkararak tanımak istediğinizde tanıtıcı işaretler veya yazılı kayıtlar olmadan, bu iskeletlerin birbiri ile ne kadar yakından alâkalı ve ne derece akraba olduklarını söyleyemeyiz. Sadece onlardan aynı DNA'yı elde ettiğimiz takdirde ikiz olduklarını söyleyebiliriz. Aynı türe ait ve yakın zamanlarda gömülmüş iki iskeletin bile birbirine ne kadar yakın olduğunu söyleyemiyorsak, farklı türlere ait tarih öncesi fosillerin birbirleri ile ne kadar münasebet içinde olduğunu da söyleyemeyiz.



Bu sebepten paleontologlar, evrimci bir akrabalık münasebeti inşa etmek için, benzerlikleri temel almaya girişirler. Darwin'in teorisine göre, iki organizma arasında ne kadar çok sayıda benzerlik varsa, aralarındaki akrabalık bağı da o kadar kuvvetli olmalıdır. Ancak, bu benzerlikleri gerçek mânâsında ve hakikatine uygun yorumlamak çok kolay değildir. Bütün kuşların tüylerinin, balıkların büyük çoğunlukla kemik pullarının veya memelilerin kıllarının olması gibi bariz benzerliklerin ötesine geçildiğinde, hangi organizmaların birlikte sınıflandırılacağına karar vermek zor bir karardır. Sistematik kategoriler arasındaki hem dikey, hem de yatay seviyedeki benzerlikler, her birinden bir parça taşıyan mozaik bir desende görünmektedir.




Yavruları tam gelişmeden doğan keseli memeliler (marsupialia) ile embriyoları gelişmelerini annelerinin rahminde tamamlayan, plasentalı memeliler dikkat çekici tarzda birbirlerine benzer (Şekil-2). Örnek verecek olursak, iskelet yapıları açısından, Kuzey Amerika kurdu ile şuan nesli tükenmiş olan Tasmanya kurtları birbirine çok benzerdir. Çene ve diş yapıları gibi bazı özellikleri bakımından, bu iki kurt neredeyse birbirinden ayırt edilemez (Şekil-3). Ayrıca iki kurdun hayat tarzı ve davranışları da, birbirine oldukça benzemektedir.
































Ancak, bu iki hayvan, embriyonik gelişme gibi çok temel bir özellik bakımından birbirinden ayrılır. Bu yüzden taksonomistler bu gelişme farkı sebebiyle, iki kurdu iki ayrı alt sınıfa dâhil ederler. Kuzey Amerika kurtları köpeklerle birlikte ele alınırken, Tasmanya kurtları kangurularla birlikte sınıflandırılır. Darwincilere göre üreme mekanizmasındaki bu farklılık, iki tip kurdun birbiri ile uzaktan akraba olduklarını gösterir ve her birinin diğerinden bağımsız olarak evrimleştiğini gösterir, bu durum yakınlaşan evrim olarak isimlendirilir. Birbirinden ayrı evrim yollarının, benzer çevrede benzer taleplere uygun olarak, birbirinden bağımsız şekilde, benzer özellikleri ortaya çıkardığı iddia edilir. Darwinci faraziyeye göre, Kuzey Amerika kurdunun ortaya çıktığı, seçici rejim ve çevre şartları, Avustralya'dakine öyle çok yaklaşmıştır ki; benzer çevre şartlarına adaptasyon içerisinde, geniş çapta birbirinden ayrılmış iki kurt, neredeyse aynı olacak kadar birbirlerine gittikçe benzemişlerdir(!)



Ancak bu mantık silsilesi içerisinde iki problem vardır:



1- Her iki kurdun geçmişindeki çevreye ait taleplerin benzer olduğu varsayımını deliller desteklememektedir.

2- Çevre talepleri benzer olsa bile, farklı kıtalarda birbirinden ayrı olarak evrimleştiği farz edilen iki organizmanın, tesadüfen bütün bu kadar benzerliği yanında, çok farklı bir üreme sistemine sahip olması da tesadüfle izah edilemez.




Ancak, evrimcilerin eş zamanlı tesadüf beklentileri burada bitmez. Keseli kurtların yanı sıra, Avustralya'da daha bir sürü keseli hayvan yaşamaktadır. Keseli kediler, sincaplar, yaban domuzları, karıncayiyenler, köstebekler ve farelerin hepsinin de plasentalı benzerlerinden farklı görülmeleri, iki ayrı kıtada birbirinden bağımsız, aynı morfolojik tiplerin her birinin, benzer özelliklere sahip bütün bir alt sınıf olarak birlikte evrimleşmiş olmasını gerektirir. Takdir edici, seçici ve tasarruf edici irade sahibi bir Yaratıcı olmadan, yakınlaşan evrimin gerçekleşmiş olması, saflığı zorlayacak kadar tesadüf üstüne tesadüfe ihtiyaç duyar.



Analoji ve homoloji




Keseliler, taksonomi açısından evrimcileri sıkıntıya sokan bir soru ortaya çıkarır: Eğer, sınıflandırmanın temelini benzerlikler oluşturuyorsa, benzerliklerden ibaret bir karakter dizisi diğeri ile çatıştığı zaman ne yapmalıyız? Tasmanya kurdu, çoğu özellikleri açısından çarpıcı şekilde Kuzey Amerika kurduna benzemektedir. Ancak, Tasmanya kurdu bir keselidir ve bu önemli özelliği bakımından kangurulara da benzemektedir. Peki, sınıflandırma şemamızı hangi benzer özelliklere dayandırarak inşa edeceğiz?



Biyolojide, benzer özellikler fonksiyonlara ait veya yapıya ait olmak üzere iki şekilde karşımıza çıkar. Meselâ, kuş kanadının da, sinek kanadının da uçmak için kullanıldığını biliyoruz. Her ikisinin fonksiyonu da aynı şekildedir: Hava akımı, yukarı doğru kanatların yüzeyine çarparak hayvanı havalandırırken, kanat çırpma da ileri doğru itme kuvveti sağlar. Ancak, bir kuş kanadı ile bir sinek kanadının içyapıları birbirinden çok farklıdır. Kuş kanadı, kan damarı ağlarıyla döşenmiş böylece oksijen ve gıda ihtiyacı karşılanan bir etten (kaslardan) meydana gelmiştir. Kanat yapısının sağlamlığı, içerisindeki kemikler ve üzerini örten kaslardan kaynaklanmaktadır. Öte taraftan, sinek kanadı ise, ne kemik ne de damar ihtiva eder. Bir uçurtmanın iskeletini yapan çıtalar gibi, kitin tellerden yapılmış bir ağın üstüne sıkıca gerilmiş olan ince kitin bir zardan meydana gelmiştir.




Kuş kanadı ve sinek kanadı, benzer fonksiyonlar yerine getirmelerine rağmen, farklı anatomik yapıya sahiptirler. Burada, benzerlik, yapı yerine fonksiyondadır. Ancak bu tek imkân ve ihtimal değildir. Tam tersine yapı benzerliği ve fonksiyon farklılığı olan durumlar da yaygındır. Meselâ, yarasa kanadındaki kemik yapısı, kabaca yunus balığının yüzgecindekine veya atın ayak iskeletine benzemektedir; fakat kanat, uçmak için kullanılırken, yüzgeç yüzmek için, bacaklar da koşmak için kullanılır.


Peki, biyolojik sınıflandırma açısından hangi tip benzerlik daha önemlidir: Yapı mı, yoksa fonksiyon mu? Modern taksonominin kurucusu ve evrime de karşı olan Carolus Linnaeus, bu problem ile 1700'lü yılların sonlarında karşı karşıya kalmış ve organizmaları, fonksiyon benzerliği yerine, yapı bakımından benzerliklerini temel alarak sınıflandırmayı tercih etmiştir. Böylece, Linnaeus, vücut yapılarındaki benzerliklerinden dolayı, uçan sinekleri kuşlarla birlikte sınıflandırma yerine, uçmayan diğer böceklerle birlikte sınıflandırmıştır. 1840'larda, İngiliz anatomici Richard Owen fonksiyon benzerliğini, "anoloji", yapı benzerliğini de "homoloji" olarak adlandırmıştır. Owen da sınıflandırmasında Linnaeus gibi fonksiyon yerine yapıya önem verirken, analojinin dış şartlara bağlı olarak birbirinden bağımsız yapılan adaptasyonlarla ortaya çıktığını düşünmüş; homolojinin ise, daha derin bir yapı münasebetini gerektirdiğini ileri sürmüştür. Her iki bilim adamı da organizmaların sınıflandırılmasında yapı benzerliğinin daha güvenilir bir yol gösterici olduğunu düşünmüştür.

























Homolog yapıların klâsik örneği olarak sunulan yarasa, yunus, at ve insanın ön bacaklarındaki kemik yapısının benzerliği (Şekil-4), sıcakkanlılık, süt üretimi gibi diğer fizyolojik benzerlikler ile birlikte düşünüldüğünde, dış karakterleri açısından gösterdikleri farklılıklara rağmen, bu dört türün memeliler olarak sınıflandırılmasını makul göstermektedir.



Darwin öncesi devirde yaşamış diğer biyologlar gibi, Owen da, homolog özelliklerin ortak bir yapıdan veya "arketip/ilk örnek"ten kaynaklandığını düşünüyordu. Ancak, bir arketip, Eflatun'un idealist ve ruhanî bir düşüncesi şeklinde anlaşılabileceği gibi, Yaratıcı'nın ilmindeki bir plân Aristocu anlayışla tabiatın yapısındaki bir kalıtım formu veya prototip bir organizma, yahut daha başka şekillerde anlaşılabilir. Hem Owen, hem de Darwin, arketipi, prototip bir organizma olarak düşünmüş olmalarına rağmen Owen bir evrimci değildi ve organizmaların, Yaratıcı tarafından ortak bir plân üzerine inşa edildiği görüşündeydi. Darwin ise, organizmaların kendi kendine ortak bir atadan türediğini düşünmekteydi.




Binalar, mimarî plânlar üzerine inşa edilmektedir. Tek katlı bir gecekondu, iki katlı bir ev, beş katlı bir bina, on katlı bir apartman ile seksen katlı bir gökdelende kullanılan kum, çimento, demir, ağaç ve cam gibi temel inşaat malzemeleri aynıdır; fakat her biri farklı bir plâna ve mimarî özelliğe sahiptir. Fizyolojik ortak bir ihtiyaç olarak ısınmak için hepsinin de ayrı ayrı sistemi vardır. Sırasıyla her biri, kendi yapısına uygun olarak tezek, odun, kömür, doğalgaz veya güneş enerjisi ile ısınır. Fakat aklı başında hiç kimse bu binaların kendi kendine, tesadüfen birbirinden türeyerek evrimleştiğini ve tek katlı evin gökdelene dönüştüğünü söyleyemez. Hepsini de bir mimar, kendi kafasındaki plâna, estetiğe ve ihtiyaçlara göre çizmiş ve inşa etmiştir.



Darwin'e göre, homoloji, evrim açısından ortak atayı destekleyen delildir. Evrimcilere göre, omurgalıların kemik yapısındaki benzerlikler, bütün omurgalıların ortak bir atadan geldiğini gösterir. Bir insan kolu ile bir köpeğin ön bacağına bakalım. Her ikisi de çok benzer tipte kemiklere sahiptir ve her ikisinin kemikleri de bu mantık sahipleri tarafından aynı isimlerle adlandırılmıştır (Şekil-5). Kemik yapılarının da birbirine benzemesine rağmen, ferdî olarak kemikler şekil ve fonksiyon açısından birbirinden oldukça farklıdır. Bir köpek, parmakları ile bir objeyi kavrayamaz veya başparmağını diğer ayak parmaklarının tersine tek başına veya yumruk yapılmış olarak dik tutamaz. İnsan eli ise, üzerinde yürümek veya uzun süre üstünde durmak için yapılmamıştır. Bu sebepten insan kolları ile köpek ön bacakları arasındaki benzerlik, fonksiyonellikten bağımsızdır. Darwinistlere göre ise bunların benzerliği, aynı temel kemik düzenlemesine sahip bir ortak atadan gelmelerindendir.


























Nedir bu ortak ata? Darwincilere göre, ortak ata böcek yiyen hayvanların (insectivora) (köstebekler, kirpiler ve sivri burunlu Farelerin dâhil olduğu memeli takımı) bir çeşididir. Bu böcek yiyici memelilerin sırasıyla önce, yarı sucul bir balıktan, sonra antik bir sürüngenden evrimleştiği varsayılmıştır. Balık, kemikli yüzgeçlerini sürüngenin bacaklarına devretmiş, bunlardan da ilk böcekçil memelinin bacakları oluşmuştur(!) Bir yüzgeç; bir at veya köpeğin bacağında işe yaramak için seçilecek en iyi yapı olmasa da, evrimcilerin elinde başka malzeme de yoktur! Evrim sadece var olan maddeler üzerinde işleyebilir. Buna göre, insan eli ve köpek ayaklarının ikisi de, bir balığın yüzgeci ile homologdur. Darwinci evrim, fırsatçı (oportünist) olduğundan, yani ideal parçalar eksik bile olsa, akıllı(!), şuurlu(!) evrim mekanizmaları, mutlak surette var olan parçaları yeniden şekillendirecek ve düzenleyecektir(!) Böylesine bir mantığa siz gülseniz bile, evrimciler bu yolla, bir yüzgeçteki kemiklerin insan elindeki ve bir köpek bacağındaki kemiklere dönüşeceğini kabul ederler.


Evrimciler, fosil kayıtlarındaki boşlukları izah edemedikleri için ara formlara ait fosilleri aramaya devam etmelerine rağmen, bir türden diğerine kesintiye uğramamış bir fosil serisini asla bulamamışlardır. Evrimcilerin ihtiyaç duydukları ortak atalar, fosil kayıtlarında eksiktir ve bu da büyük organizma grupları arasında aşırı derecede boşluklar meydana getirmektedir. Bu yüzden, homoloji iddiası, evrimcilerin ortak ata münasebeti kurmak için geriye kalan tek yoludur. Ancak, bu yol da çıkmaz bir yoldur. Homoloji ve analoji arasındaki ayrımı belirlemek her zaman kolay değildir. Homolog yapılar, hem görünüm hem de fonksiyonel açıdan birbirinden oldukça farklı olabilir (Şekil?4'teki bir yarasa kanadı ile bir atın ön bacağını karşılaştırınız). Öte taraftan, görünüş açısından çok benzer olan ve benzer fonksiyonlar sergileyen yapılar sadece analog olabilir; bu yüzden hem sınıflandırma hem de evrim münasebeti belirlenmesinde önemsiz olabilir. Balıklar ile balinanın vücut şekillerini düşünün. Linnaeus, çalışmalarının başlangıcında, balinaların balık benzeri şekillerinin, homolojik bir benzerlik değil, sadece analojik bir benzerlik olduğunu fark etmeyerek, Cetacea'ları (balinaları), balık olarak sınıflandırmıştır. Taksonomi çalışmalarında çoğu zaman, ilk etapta homolog olarak düşünülen şaşırtıcı yapı benzerliklerin daha sonra sadece analog oldukları belirlenmiştir. Birçok yapı da aslında homolog ve analog karışımıdır.




Canlılarda kendini gösteren mükemmel sanat; yarattığı canlının gıdasını, silâhını, yaşayacağı çevreye ait ihtiyaçlarını ve ekosistemdeki yerini, en ince teferruatına kadar bilen sonsuz ilim ve kudret sahibi bir Yaratıcı'ya verilmediği müddetçe, akılsız ve şuursuz evrim mekanizmalarıyla, tabiat kuvvetleriyle veya maddî sebeplerle izah edilemez. Bütün bunlar, bırakın bir canlı organizmayı; bir hücreyi, bir organeli, hattâ kompleks bir proteini bile meydana getiremez.




31 Mayıs 2012 Perşembe

Yol Ayrımında İki Kavram: Mikro ve Makro Evrim (Bilim 'Yaratılış' Diyor-20)



Yol Ayrımında İki Kavram: Mikro ve Makro Evrim (Bilim 'Yaratılış' Diyor-20)




















Canlılarda değişme olduğu, inkâr edilmez biyolojik bir gerçektir. Fakat bu değişimin mahiyeti ve derecesi evrimciler için çok büyük bir problemdir. Onlar, ideolojik bir saplantı hâlinde yaratılışı inkâr için bütün himmet ve gayretleriyle türden türe geçiş olduğunu ispatlamaya çalışırken, bu değişimde hiçbir sınır tanımadan bir hücreli hayvanlardan insana kadar bütün canlıların bir ağaç şeklinde dallanarak birbirinden türediğini iddia ederler.



Douglas Futuyma'nın 2005 basımı, Türkçeye de çevrilen Evrim isimli ders kitabına göre, Darwin'in dallara ayrılan hayat ağacının üretilebilmesi için gerekli olan "farklılaşmanın olmazsa olmaz şartı", türleşmedir.1 Evrimcilerin üzerinde durdukları ve olmasını istedikleri, tabiatta müşahede edilmeyen makro evrim, tür seviyesi üstündeki değişikliklerdir. Onlar, meselâ bir kedinin kaplana, onun da aslana ve jaguara dönüşmesi gibi bir beklenti içindedirler. Hâlbuki biyolojik hakikatlere uygun olan ve tabiatta müşahede ettiğimiz "mikro evrim" ise, popülâsyon içerisindeki küçük genetik değişmelerle varyasyonların ve ırkların meydana gelmesidir. Darwincilerin beklentisi ise, "makro evrim" adını verebilecekleri ve dallara ayrılan ağaç yapısındaki bir şema ile temsil edebilecekleri biçimde, tamamen kendine has orijinal, yeni organların ve yeni vücut plânlarının ortaya çıkmasıdır. Evrimin tesadüflere, tabiata ve moleküllerin aklına(!) dayanan böyle bir makro evrimi göstermeleri bugüne kadar mümkün olmadığından, ideolojik bir dayatmayı da îmâ eden "evrim" tabirini kullanmamak ve yanlış anlaşılmalara imkân vermemek için, her zaman müşahede edilen "mikro evrim" yerine "küçük değişiklikler" veya "biyolojik değişim" tabirlerini tercih etmek daha uygun olacaktır.



Evrimci biyologlar da, uzun zamandır, mikro evrim ve makro evrimi birbirinden ayırmaktadırlar. Theodosius Dobzhansky'nin 1937'deki ifadelerine göre: "Var olan türlerin içerisindeki küçük ölçekli değişmeler (bunu mikro evrim olarak adlandırmıştır) ile fosil kayıtlarında gördüğümüz yeni türlerin ortaya çıkışı ve büyük ölçekli değişmeleri (bunu makro evrim olarak adlandırmıştır) birbirine bağlayacak güçlü herhangi bir delil yoktur." Dobzhansky'e göre: "Jeolojik ölçekte uzun zaman gerektiren makro evrim çapındaki değişiklikleri ortaya çıkaracak mekanizmalara dâir bir anlayış insanın hayat süresi içerisinde müşahede edilemez, bu yüzden ancak mikro evrim seviyesindeki değişikliklerden bir hüküm çıkarılması gerekir. Bu sebepten ötürü, şu ânki bilgilerimizle istemeyerek de olsa, makro evrime ve mikro evrime ait mekanizmalar arasına bir eşitlik işareti koymaya ve dayandığımız bu faraziyenin izin vereceği yere kadar araştırmalarımızı sürdürmeye mecburuz."2



Bazı Darwinistler mikro evrim ile makro evrim arasındaki farkı kabul etmemektedirler ve bunlar eleştirilerle karşı karşıya kaldıklarında, mikro ve makro evrim arasındaki farkı yumuşatmaya çalışırlar yahut aradaki farkı tamamen inkâr ederler. Brown Üniversitesi'nden Kenneth R. Miller: "Mikro ve makro evrim arasındaki sun'î ayrılık ortadan kaldırılmalıdır; çünkü makro evrim tabiatta gözlemlenmektedir."3 derken, aslı astarı olmayan bu düşüncesini ispat etmek için, Proceddings of the National Academy of Sciences USA dergisinde 2004 yılında basılan, var olan iki sinek türü üzerinde yapılan deneyler hakkında yazılmış bir makaleden alıntı yapmaktadır. Ancak makalenin yazarları, yeni bir türün oluşumu bir yana, yeni bir ırkın oluştuğunu bile iddia etmemişlerdir.4



Başka bir Darwinist Gary Hurd, mikro ve makro evrim arasındaki farkın sadece yaratılışçıların bir uydurması olduğunu iddia etmiştir. Hurd, Kansas Eyaleti Eğitim Başkanlığı'na şöyle yazmıştır: "Yaratılışçı polemikler dışında hiçbir mânâsı olmayan terimler olan 'makro' ve 'mikro' evrimi birbirinden ayırmanın absürtlüğüne işaret edecek, konusunda ehil başka yorumcuların olacağına eminim."5



Ancak, uzun zaman önce, "mikro evrim" ve "makro evrim" tabirlerini İngilizceye ilk sokan kişi, bir Neo Darwinist olan Theodosius Dobzhansky'dir. Dobzhansky bu tabiri kullanırken, insanların doğrudan gözlemleyebildiği küçük ölçekli değişmeler ile insanların doğrudan asla müşahede edemediği, ancak Darwin teorisine göre peşin bir fikir olarak canlıların tarihçesi içerisinde yine de mutlaka olması gereken büyük ölçekli değişmelerin olduğuna sadece inanmaktadır. Bu sebepten Dobzhansky, mikro evrim adını verdiği tür içindeki küçük değişikliklerin, bir sürecin sonunda makro evrimi açıklamakta yeterli olduğunu varsaymak mecburiyetindedir ve bu faraziyesi ilmî açıdan tartışmalı bir konu olarak kalmıştır. 1940 yılında, Berkeley'de genetikçi Richard Goldschmidt, ana fikri "Mikro evrim gerçekleri, makro evrimi anlamakta yeterli değildir." olan bir kitap yayımlamıştır.6 Goldschmidt kısaca özetlersek; "Mikro evrim, tür sınırının ötesine geçemez ve mikro evrimin tipik ürünleri olan jeolojik ırklar, türleşmeye başlamış türler değildir."6 diyerek, makro evrime gelecek itirazları belirtmektedir.



Benzer şekilde, 1996'da, biyolog Scott Gilbert, John Opitz ve Rudolf Raff Gelişim Biyolojisi dergisindeki ifadelerinde; "Genetik belki mikro evrimin açıklanması için yeterli olabilir; ancak gen frekanslarındaki mikro evrim denilebilecek küçük değişmeler bir sürüngeni bir memeliye, yahut bir balığı bir sürüngene dönüştürebilecek kabiliyette görülmemektedir. Mikro evrim, adaptasyonlara güçlü ya da uygun olanın hayatta kalması çerçevesinde bakar; fakat uygun olanın ortaya çıkmasını izah edemez." dedikten sonra şunu söyler: "Türlerin orijini problemi çözümsüz olarak kalmaktadır."7 Biyolog Sean B. Carroll ise, Nature dergisindeki şu ifadesiyle makro evrimin kolay bir şekilde izah edilemeyeceğini itiraf etmektedir: "Evrim biyolojisinde uzun zamandır tartışılan mesele, hâlâ yaşayan popülâsyonlarda ve türlerdeki gözlemlenebilir süreçlerin (mikro evrim), canlıların tarihçesinin uzun periyotları içerisinde meydana çıkan büyük ölçekli değişiklerin (makro evrim) açıklaması için yeterli olup olmadığıdır."8





Darwin, türlerin, sınırsız olarak değişmeler geçirebilecek ve evrimleşebilecek kabiliyette olduğu kanaatindeydi. Ancak, yüzyıllar boyunca biriken deliller, Darwin'in bu görüşüne ciddi şekilde meydan okumaktadır. Meselâ, hem tabiî hem de sun'î seçim, sadece var olan türler içerisinde bazı özellikler bakımından kısmî bir değişme meydana getirmektedir. Hermon Bumpus tarafından üzerinde çalışılan kuşlar, sadece dar sınırlar içerisinde değişikler göstermiştir.9 Tabiî seleksiyonun işlediğine dâir ders kitaplarında verilen örnek, koyu renkli gece kelebeklerinin, Sanayi İnkılâbı sırasındaki artan sayılarıdır; ancak, koyu renkli kelebekler de, açık renkli kelebekler gibi aynı türün içerisindeki çeşitlerdir. Seçici ıslâhçılıkta da, daha çok etli sığırlar, daha lezzetli tavuklar ve daha çok proteinli mısır elde edilmiş; ancak sığırlar yine sığır, tavuklar yine tavuk, mısırlar da yine mısır olarak kalmıştır. Genetik varyasyonları kullanarak evcil bitki yahut hayvan üretimi, ciddi mânâda artmaktadır; ancak, bütün bu durumlarda, varyasyonlar eninde sonunda durmuş ve daha fazla değişme olmamıştır. Tekrarlamak gerekirse, makro evrim için gerekli olan yeni organlar ve vücut plânları bir yana, kimse yeni bir türün bile seleksiyon tarafından üretilebileceğini gösterememiştir.



Tür sınırlarının tabiî seleksiyonla ve genetik mutasyonlarla aşılabileceği iddiasındaki Neo-Darwinizm, delillerle desteklenmemektedir. Hermann J. Muller, meyve sinekleri (Drosophila) ile yaptığı deneylerde sınırsız bir değişme göstermek istemesine rağmen, onun meyve sinekleri hâlâ meyve sineği olarak kalmıştır. Alman genetikçi Christiane Nüsslein-Volhard ve Eric Wieschaus, meyve sineklerinin gelişmesindeki mümkün olan bütün mutasyonları araştırmak için "mutajenez doyurma" adını verdikleri bir teknik kullanarak farklı gelişme safhalarında görülebilen çok sayıda mutasyon keşfetmişler ve çok çeşitli anomaliler üretmişler; fakat normal hayatlarında sineğe faydalı olacak yahut bir meyve sineğini başka bir türe dönüştürecek bir tek morfolojik mutasyon bulmamışlardır.10



2002 yılında, Kaliforniya Üniversitesi'ndeki biyologlar, karides gibi kabuklu hayvanların böceklere evrimleşmesi için her vücut bölümünden çıkan ayakların azalmasını ve altı ayaklı böceklerin ortaya çıkmasını sağlayan ve 400 milyon yıl önce ortaya çıktığını iddia ettikleri bir mutasyonu bulduklarını önce kısa bir bildiri ile ilân ettiler. Ancak daha sonra çıkan gerçek makalede çok daha mütevazı davranarak, sadece meyve sineği embriyolarının bacak çıkmayan karın (abdomen) bölmelerinde bacak meydana gelmesini engelleyen bir proteini keşfettiklerini söylediler.11 Gerçekten de bu protein, bacakların çıktığı göğüs (thorax) bölmelerinde bulunmuyordu. Ancak, karides embriyosu da benzer bir proteine sahip olduğu hâlde, bu protein karideslerde bacak meydana gelişini engellememektedir. Bu yüzden, karides embriyolarında hem göğüslerinden, hem de karınlarından bacak gelişir. Nitekim meyve sineğinin karnından alınan protein, başka bir meyve sineği embriyosunun göğsüne enjekte edildiğinde, bacak meydana gelmesi engellenmektedir. Ayrıca karidesin karın kısmında bulunan benzer protein, bir meyve sineği embriyosunun göğsüne enjekte edildiğinde, meyve sineğinde körelmiş ve kalıntı hâlde bacaklar gelişmiştir. Evrimcilerin buradan çıkardıkları netice; "Eski zamanlardaki karideslerin karın bölgesinde bulunan proteini kodlayan genin mutasyona uğrayarak şu ânda, meyve sineklerinde bacak meydana gelişini engelleyen bir hâle gelmiş olmasıdır."12



Aslında yapılan şey, sadece bir meyve sineği embriyosunda körelmiş ve kalıntı hâlde bir bacak üretmektir. Asıl yapmak istedikleri, evrim sırasında olduğu iddia edildiği gibi, bir karidesteki bacak sayısını azaltamamışlar ve suda yaşayan bir karidesin, havada nasıl nefes alacağı ve uçacağını açıklayamamışlardır.



Evrimcilerin gündeme getirdikleri diğer bir iddia ise, 1977'de Galapagos adalarındaki ispinozların çoğunun ağır bir kuraklık neticesinde öldüklerinde, hayatta kalanların ortalama daha büyük gagalara sahip olduklarıdır. 2004 yılında, bir araştırma grubu, daha büyük gagalı bu ispinozların, embriyolarında özel bir proteine sahip olduklarını bildirdi ve bu proteinin miktarını artırdıklarında tavuk embriyolarında bu proteinin başka tesirlerinin yanı sıra, gaga şeklinde de değişmeler olduğunu söyledi.13 Fakat bu proteindeki değişmeler, abartılmıştır. Yeni bir ispinoz türü şöyle dursun, yeni tipte bir gagaya sahip bir tavuk veya ispinoz nesli bile üretmemişlerdir. Ayrıca, kuraklık geçip yağmurlar geri döndüğünde, ortalama gaga büyüklüğü yine normale dönmüştür.14



Anlaşılacağı üzere proteinlerdeki değişmeler embriyolara tesir etmekte; fakat bu değişmelerin neticeleri her zaman ya küçük ve önemsiz, yahut zarar verici olmaktadır. Mutant meyve sinekleri üzerindeki çalışmalar, gelişim biyolojisi hakkında bir şeyler öğretmiştir; ancak, evrim hakkında herhangi bir şey öğretmemiştir. Meyve sinekleri embriyoları ile ne yaparsak yapalım, bütün deliller ortaya çıkabilecek üç muhtemel neticeyi göstermektedir: A- normal bir meyve sineği; B- hasarlı bir meyve sineği; C- ölü bir meyve sineği. Asla göremediğimiz şey ise, makro evrim gösteren farklı sinek türleridir.




Yeni türler ve yaratılış


Yeni türler, hayat tarihinde birçok kereler ortaya çıkmıştır. Zaten hiç kimse mevcut bütün türlerin bir ânda yaratıldığını iddia etmemektedir. Zaman içinde İlâhî ilim ve iradenin takdiriyle sebepleri ve şartları hazırlanarak, uygun ortamları ve gıdaları hazır hâle getirildikten sonra değişik zamanlarda canlı türleri yaratılmıştır. Nasıl yaratıldığı konusunda gelişigüzel iddialarda bulunamayız. Her tür; kendine has silâhlarıyla, donanımıyla, bütün organ ve sistemleriyle Sonsuz Bir İlim ve Kudret'in eseri olarak, tesadüfleri, akılsız tabiatı ve şuursuz atomların icraatını reddedecek sanat eserleriyle mücehhez bir şekilde ortada durmaktadır.



Ancak, Darwinci evrim için, yaratılış açısından sıkıntı olmayan bir problem vardır. Türleşme için ortaya atılan evrimci iddialar, bu teori içindeki her şeyin başlangıç noktasıdır. Eğer Darwinizm türleşmeyi açıklayamazsa, ne ileri ne geri giden, kontrolden çıkmış bir gemi gibi olur. Darwinizm'in türleşmeyi açıklamasının sadece bir yolu vardır; bu da, mikro evrimden, makro evrim mânâsını çıkarmaktır. İşte bu yüzden, türleşme için sadece bir mekanizma teklif etmek değil, aynı zamanda inandırıcı deliller de bulmak Darwinizm için çok önemlidir. Bu tarz deliller olmadan, mikro değişikliklerden makro evrim mânâsını çıkarmanın mantıkî bir yolu yoktur.


Peki, ya evrimci biyologlar bir zaman sonra türleşmenin olduğunu deneylerle gösterirlerse ne olur? Bu durum Allah'ın ilim ve kudreti ile yaratması açısından bir problem teşkil eder mi? Cevap; hayırdır. Sebebi de şudur: Eğer, türler, Mayr'in Biyolojik Tür Kavramı (kendileri gibi diğer popülâsyonlardan üreme açısından izole olmuş, kendi aralarında çiftleşebilen organizmalardan oluşmuş popülâsyonlar) olarak tarif edilmişse ve biyologlar iki popülâsyon arasında üreme bakımından daimî bir tecrit (izolasyon) üretebilse (veya ortaya çıkışını gözlemlese), o zaman türleşme konusunda bir mesafe alındığı söylenebilirdi. Fakat buna rağmen yine de, iki popülâsyon, muhtemelen makro evrime yol açacak tarzda bir farklılık göstermeyecektir. Sadece ortak gen havuzundan bazı açılardan farklılıklar gösteren varyas-yonlar ihtiva edecektir; fakat yepyeni ve çok farklı plâna, sisteme ve projeye sahip yeni vücut tipleri ortaya çıkamayacaktır.



Meselâ Hawaii ispinozlarını ele alalım. Bu kuşlar, dünya üzerinde herhangi bir yerde karşınıza çıkabilecek en sıra dışı renkli kuşlardır. Tüyleri çok güzel bir renk cümbüşünü yansıtır ve gagalarının şekli de büyük ölçüde farklılık gösterir. Bir çeşidi (Hemignathus munroi), kendisine has bir adaptasyona sahiptir. Alt gagası düzgün ve ağırdır, böcekleri bulmak için ağaç kakan misali, tahta içerisine delik açmak için bir keski gibi kullanır. Bunun yanında, üst gagası uzun ve bükülmüştür, bunu da böcekleri bulup çıkarmak için bir sonda gibi kullanır. Hawaii ispinozlarının tersine, Kuzey Amerika ana karasındaki ispinozlar, donuk renkli kuşlardır. Neden Hawaii ispinozları, ana karadaki ispinozlardan bu kadar farklıdır?



Darwin teorisine göre, tek bir çeşide ait birkaç kuş (veya hamile bir dişi), bir şekilde geçmiş zamanda ana karadan Hawaii'ye geldiler. Bu kuşlardan türeyenler daha sonra şu an gördüğümüz çarpıcı farklılıkları üretmek üzere yeni ortamları içerisinde özelleştiler. Ancak bu değişimler içerisinde, ispinozların temel vücut yapısı ve morfolojik özellikleri korunmuştur. Bir başka deyişle, sadece belli sınırlar içerisinde bir farklılaşma olmuştur. Hawaii ispinozlarının farklı formları (bildiğimiz kadarıyla), üreme açısından birbirlerinden izole olmuş durumdadırlar ve böylece Biyolojik Tür Kavramı'na göre ayrı tür olmuştur. Buna rağmen, bu farklı Hawaii ispinoz formları arasındaki fark, sözgelimi, her biri aynı türe mensup, farklı köpek nesillerinin arasındaki farktan daha fazla değildir. Aslında, bazı köpek ırklarının arasındaki morfolojik farklılık, Hawaii ispinoz türlerinin arasındaki farklılıktan çok daha büyüktür.



Ancak Darwinci evrim açısından asıl soru hâlâ cevapsızdır: Yeni organlar veya yeni vücut plânları gibi yeniliklerin kaynağı, menşei nedir? Harvard'dan Marc W. Kirschner ve Berkeley'den John C. Gerhart'a göre, Darwin teorisi yeni varyasyonlar, fizyolojiler, anatomiler ve davranışlar gibi biyolojik yeniliklerin kaynağı hakkındaki görmezden gelmekten kaynaklanan "büyük boşluk" diye adlandırdıkları bir problemden dolayı sıkıntı çekmektedir. Ayrıca "yenilikleri görmezden gelme", evrim teorisi içindeki "büyük zayıflıktır" ve "diğer her şeyi şüphe altında bırakmaktadır" şeklinde birçok ifadeleriyle de itiraflarını belgelemişlerdir.15



Evrim teorisindeki, bu probleme çare bulmak için, Kirschner ve Gerhart, "kolaylaştırılmış varyasyon" olarak adlandırılan bir teori öne sürmüştür. Buna göre, Darwin'in tesadüfî varyasyonları, evrim için faydalı ve işe yarayışlı olacak varyasyonlara doğru meyil göstermektedir. Peki, bu meyelân nereden kaynaklanmaktadır? Böyle bir temayül, kesin bir şekilde, sonsuz ilim ve irade sahibi, hikmetli yaratan bir Allah'ı gösterebilir. Aslında, onlar, akılsız ve şuursuz tabiatın bir organizmaya tecrübe edebileceği varyasyonları sınırlandırıp dizginleyerek verecek bir sistem aramaktadırlar; fakat ilimden ve bilgi birikiminden, akıldan ve şuurdan mahrum bir organizma, böyle sınırlandırılmış bir sisteme ilk olarak nasıl sahip olacaktır? Hangi varyasyon hangi sınırlar dâhilinde, hangi sırayla, hangi dozda ve seviyede çıkacağını nasıl bilecektir? Bu soru da evrimcilerin asla cevaplayamadıkları bir sorudur.



Bu açıdan, biyolojik yeniliklerin kaynağı problemi, evrim teorisi açısından çözümsüz olarak kalmıştır. Üreme açısından izolasyon herhangi bir biyolojik yenilik ortaya çıkarmadığından dolayı, daha önce birbirleri arasında çiftleşebilen iki popülâsyonun zaman bakımından yahut jeolojik olarak birbirinden ayrılması da problemi çözmez. Bu problem, evrimcilerin üreme açısından tecrit olmuş popülâsyonun genetik olarak farklılaşmasını açıklamak için başvurduğu mekanizma ile de çözülemez. Kurucu fertlerden veya genetik sürüklenmeden kaynaklanan gen frekanslarındaki değişmeler, sadece var olan varyasyonların değişik tarzda yeniden düzenlenmesidir ve bunlar yeni genler ortaya çıkaramazlar. Tabiî seleksiyon da, sadece mükemmel bir ölçü ve sisteme bağlı olarak yaratılmış varyasyonlar üzerinden çalışır; ekosistemdeki gıda zincirinin işletilmesine ve ilâhî kaderine bağlı olarak bazıları korunurken bazılarını elenir. Alman botanikçi Hugo de Vries'in 108 sene önce söylediği gibi:"Tabiî seleksiyon, en uygun olanın hayatta kalmasını açıklar, ancak bu en uygunun nasıl ortaya çıktığını açıklayamaz."16



Hiçbir şey olmasa bile, Darwinistlerin, türleşmeyi açıklamak için başvurdukları mekanizma, genetik bilgide net bir kayba sebep olacaktır. Dezavantajlı varyasyonların tabiî seleksiyon ile elenmesi veya belirli genlerin genetik sürüklenme ile kaybolması, ata popülâsyonlarda var olan genetik çeşitliliği gerçekte azaltır. Bu durumda türleşemeye sebep olduğu düşünülen evrim mekanizmaları, dünya üzerindeki canlılarda gördüğümüz o muhteşem farklılıklar hâlinde sergilenen fonksiyonel bilgideki artışın kaynağı olamaz. Bilgi kaybıyla ilerlemeye çalışan bir evrim, eninde sonunda bir yerde sona erecektir. Organizmalar, türleşme esnasında yeterli miktarda genetik bilgi kaybederlerse, hayatta kalmaları tehlikeye girer ve netice, evrimden ziyade neslin tükenmesi olur.



Biyolojik çeşitliliğe ve tür içi değişikliklere sebep olan maddî mekanizmalar, ancak yaratılmış mevcut sistem içindeki prensipler çerçevesinde işletilerek ırk ve çeşitlerin zenginleşmesine vesile olur.



Yaratılış inancı türleşmeye ne ihtiyaç duyar ne de onu dışlar. Türleri sanki değişmez olarak yaratılmış da görmez. Çünkü statik ve değişmeyen sabit bir form düşüncesi de Yaratıcı'nın kudretine ve ilmine eksiklik getirir. Tabiî seleksiyon ve zâhiren tesadüfî gibi görünen genetik değişmeler küllî bir kaderî plânla ortaya konulan İlâhî bir icraat olup, maddî mekanizmalar ve sebeplerin kendi başlarına yapabilecekleri işler değildir. Varyasyonların miktarlarında ve kalitesinde kaderî açıdan belirlenmiş keskin sınırlar vardır. Sonsuz ilim sahibi Yaratıcı aynı zamanda, bütün varlıkları ve hususiyle hayat sahiplerini bütün fizikî durumlara ve şartlara göre yönlendirip, onların uyum sağlayabilmesi, hayatta kalabilmesi için gerekli teçhizatı ve maddî mekanizmaları ihsan etmesiyle uygun düşecek kapasite ve kabiliyeti de yarattıklarına vermiştir. Bu tarz bir yaratma ile yönlendirilmiş hayat formlarının içerisinde İlâhî sanatı ortaya çıkaracak yeni bilgiler, her zaman ortaya çıkabilecektir. Bunun nasıl gerçekleştiği, pozitif bilimin sınırlarını aşan, ancak vicdanla, akleden kalble ve kısacası imanla cevaplanabilir.



Dipnotlar:


1-Futuyma, D, J. (2005): Evolution. Sunderland, Massachusetts, Sinauer Associates, p.401

2- Dobzhansky, T. (1982): Genetics and the Origin of Species, (1937; reprinted New York: Columbia University Pres, p.12.

3- Miller, K. R. (2005): Statement to the Kansas State Board of Education. http://www.ksde.org/outcomes/sciencereviewmiller.pdf

4- Linn, C.E.Jr., Dambrobki, H.R., Feder, J.l., et al. (2004): Postzygotic Isolating Factor in Sympatric Speciation in Rhagoletis Flies: Reduced Response of Hybrids to Parental Host-Fruit Odors. Proceedings of thi National Academy of Sciences USA 101. 17753-17758.

5- Hurd, G. (2005): To the Committee, review of proposed changes to Kansas State Science Standarts. http://www.ksde.org/outcomes/sciencereviewhurd.pdf

6- Goldschmidt, R. (1940): The Material Basis of Evolution (New Haven:Yale University Press, No:8.

7-Gilbert, S.F., Opitz, J.M. and Raff, R.A. (1996): Resynthesizing Evolutionary and Developmental Biology. Developmental Biology 173: 357-372

8- Carroll, S.B. (2001): The Big Picture. Nature 409: 669.

9- Johnston, R.F., Niles, D.M. and Rohwer, S.A. (1972): Hermon Bumpus and Natural Selection in the House Sparrow Passer domesticus. Evolution Vol. 26, No. 1 (March), pp. 20-31 Society for the Study of Evolution.

10-Nüsslein-Volhard, C. and Wieschaus, E. (1980): Mutations Affecting Segment Number and Polarity in Drosophila. Nature 287: 795-801.

11- Ronshaugen, M., McGinnis, N. and McGinnis, W. (2002): Hox Protein Mutation and Macroevolution of the Insect Body Plan. Nature 415: 914-917.

12-Wells, J. (2002): Mutant Shrip? - A Correction. Discovery Institute. February 11.

13- Abzhanov, A. Protas, M., Grant, B.R., Grant, P.R. and Tabin, C.J. (2004): Bmp4 and morphological variation of beaks in Darwin's finches. Science 305:1462-1465.

14- Gibbs, H. L.,Peter R. Grant, P. R. (1987): Oscillating selection on Darwin's finches. Nature 327, 511 - 513 (11 June)

15- Kirschner, M.W. and Gerhart, J. C.(2005): The Plausibility of Life: Resolving Darwin's Dilemma (New Haven, Connecticut: Yale Universitiy Press). Önsöz'de geçiyor.

16- De Vries, H. (1904): Species and Varieties: Their Origin by Mutation. Reprinted New York:Garland, 825-826.